İş cinayetlerine küresel yargılama - Annie-Thebaud Mony ile söyleşi

Kar için insan yaşamını hiçe sayan şirketlere karşı, yeni bir yol öneriyor sosyolog Annie-Thebaud Mony. Madem ki küresel sömürü var, öyleyse iş cinayetleri de küresel planda yargılanmalıdır.

Küresel vahşete karşı küresel yargılama

Her gün fabrikalarda, atölyelerde, plazalarda, ofislerde, tersanelerde, hastanelerde, tarlalarda, kamyon kasalarıyla taşındığımız yollarda, evlerde... kısacası çalıştığımız her yerde ve çalıştığımız her anda sakat kalıyor, sağlığımızı ve ruh iyiliğimizi kaybediyor ve canımızı bırakıyoruz. Annie Thebaud-Mony, araştırmalarıyla bu acıların çoğunu adına “iş organizasyonu” denilen, insan-odaklı olmayan çalışma koşullarından kaynaklandığını kanıtlıyor. Fransa başta olmak üzere Avrupa’da iş kazaları/meslek hastalıklarını görünür kılan aktivist, halk sağlığı uzmanı Mony, geçtiğimiz günlerde İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin davetlisi olarak bir sunum yaptı. “Çalışmak sağlığa zararlıdır” kitabının yazarı usta sosyolog Thebaud-Mony, çalışma hayatında öldürücü olan asbest, radyasyon ve kimyasalların etkilerini yakından inceleyen bir bilim insanı. Kapitalizmin politika olarak uyguladığı güvencesizleştirme ile nasıl sağlık ve canımızı kaybettiğimizi, Fransa, İtalya, Hindistan, Brezilya, Güney Afrika, Kanada’dan somut örneklerle anlatıyor. Küresel bir ağ olan Ban Asbestos’da yer alan Mony, iş kazalarını ve meslek hastalıklarını bireyselleştirilmiş ve sigortacılık konusu edilmiş tazminat hesaplarının (Türkiye’de ise ekseriyetle enformal “kan parası” pratiğinin) dışına çıkarıp, Ceza Kanunu’nun sağladığı imkanlardan faydalanma imkanını sistematik olarak inceliyor. Biz de Mony’in gelişini fırsat bilerek kendisiyle iş kazaları ve meslek hastalıkları konusunda küresel anlamda nelerin yapılabileceği üzerine konuştuk.

Kitabınızın ismiyle başlayalım. Neden ‘çalışmak sağlığa zararlıdır’ dediniz?

Bu kitabın başlığının eleştirmeye çalıştığı bir durum var. Benim çalıştığım alan olan halk sağlığı alanında baskın olan söylem şu anda şu: Halk sağlığının tehdit eden en büyük şey sigara, alkol, güneşe maruziyet gibi bireysel davranışlara bağlı konulardır. Tam da bu noktada sigara için kullanılan ve tamamen bu bireysel ‘günah’ ile birleştirilen bir cümleyi alıp, ters yüz edip bunu çalışma hayatının kolektif sakatlıklarına uygulamak istedik.

İş kazaları ve meslek hastalıkları konusunda Türkiye’nin sicili bir hayli bozuk. Türkiye gibi ülkelerde bu kadar görülen yoğun iş kazalarını neye bağlıyorsunuz?

Türkiye hakkında bir çalışma yapmadım, ama sanayinin kaydırıldığı başka ülkeler hakkında çalışmalarım oldu, Brezilya ve Hindistan gibi. Türkiye’nin de eskiden Batı ülkelerinde bulunan bazı sanayinin kaydırıldığı bu ülkeler grubunda yer aldığını biliyorum. Ne zaman ki bir sanayide işçi sağlığı ve güvenliği düzenleniyor, kuralla bağlanıyor o sanayilerde üretim daha pahalı hale geliyor, o zaman da sanayinin Doğuya doğru kayması söz konusu oluyor. Türkiye’ye mesela tekstil türleri, otomotiv kaydırıldı. Kot taşlama, mesela burada yasaklandı ama biliyoruz ki başka bir yere kaydırılacak. Uluslararası ekonomik işbölümü denen şey maalesef büyük oranda bu. Riskli üretimin kaydırıldığı yerin işçilerine de daha fazla ölmek, daha fazla yaralanmak, daha fazla sağlığını kaybetmek düşüyor.

Asbest Fransa’da yasaklandıktan sonra nerelere kaydırıldı?

1997’de Fransa’da yasaklanan asbestli üretim, küresel ölçekte aynı anda yasaklanmadı. Yasaktan sonra üretimin Hindistan, Rusya, Brezilya gibi ülkelere kaydığını görüyoruz. Ne zaman bir yerde kazanım olsa sermayenin hareketliliği de başka yerlere kayıyor. Fransa’da başlatıp kazandığımız asbest mücadelesini bitirmedik o yüzden, dünyanın bütün ülkelerinde yasaklanması için uluslararası bir ağla, Ban Asbestos ile çalışmamıza devam ediyoruz.

Türkiye’de bir “Kentsel dönüşüm” furyası başlatıldı. Anlaşılan o ki asbestten daha sık söz edeceğiz...

Asbeste maruziyet, Fransa’da tanısı koyulmuş ölümcül meslek hastalıklarının en büyük kısmının nedenini oluşturuyor. Türkiye’ye baktığımızda 2011’de gayet bürokratik bir şekilde üstten bir kararla, AB’ye uyum çerçevesinde asbest yasaklanmış. Ancak asbestli su borularını döşeyen işçilerin, binalarda izolasyon yapan işçilerin sağlığı hakkında, o binalarda yıllardır yaşayanlar hakkında, yıkılması planlanan binalarda asbest olup olmadığı hakkında herhangi bir çalışma yok. Türkiye’ye geldiğimde 6.5 milyon binanın orta vadede yıkılacağı ve buna ‘kentsel dönüşüm’ dendiği bana söylendi. Bu benim aklımı uçaran bir rakam. Bu kadar çok binayı, bu binaların asbest haritası bilinmeden, tüm tozlar havaya karışacak şekilde yıkılması, hem bina yıkanlar, hem de orada yaşayanlar için tamamıyla ölüme davetiye çıkarmak anlamına geliyor. Zira asbest, binalar yıkılırken çok daha fazla havaya karışarak zarar getiren bir madde.

Türkiye’de yaşanan bazı iş kazaları ve meslek hastalıklarında (kot taşlamacıların yakalandığı silikozis gibi) etnik bir eleme olduğunu görüyoruz. Sizin çalışmalarınızda böyle bir gözleminiz oldu mu?

Tabii ki. Göçün çalışma hayatını düzenlemesi malum bir şey. Paris’e yakın St. Denis’de bulunan büyük otomotiv sanayisi Renault, üretimin önemli kısmını Bursa gibi farklı yerlere kaydırdı. Kalan üretim birimlerinde daha çekirdek bir kadro var. Onun dışında temizlik, atıkların yönetimi gibi daha riskli, daha pis işlerde genellikle göçmen işçi çalıştırılıyor Fransa’da. Tabii bunlar aynı zamanda taşeron veya ödünç işçi. Fransa’da 1960’larda sömürge bağlarının olduğu Magripliler, daha sonra Mali gibi Sahra’nın güneyindeki eski Afrika kolonilerinden, sonra 1970- 80’lerde Türkler ve Kürtler, şimdi Pakistanlılar bu en alttaki işgücünü oluşturmuş. Ne zamanki bir göçmen cemaati kendi içinde organize oluyor ve birazcık daha durumunu düzeltiyor, o zaman riskli iş daha muhtaç durumda olan bir başka daha yeni göçmen cemaatine aktarılıyor. Çalışma hayatında, etnikleştirici göç, işçi sağlığı kaybı ve taşeron çalıştırma iç içe geçiyor. Bu kendiliğinden bir durum değil, bu konuda gayet açık politikası var işverenlerin. İkinci örneği ise mevsimlik işçiler ve tarım sektöründen vereyim. Fransa’da mevsimlik tarım işçiliği da eski sömürge Faslılarla başladı, sonra Romanya, Bulgarlar geldi ve şu anda gittikçe Fransızca bilgisine de sahip olmayan orta Latin Amerika, Ekvatorlulara kayıyor mevsimlik işçilik. Esasında tam da iş kanunu yanından dolanmanın bir yolu olarak hiçbir zaman bir sendikanın ilgilenmediği, toplumun dilini konuşmadığı için her türlü düşük işe razı bıraktırılan kesimlere gidiyor işveren. Dil meselesiyle, göç ve çalışma hayatı arasındaki ilişki meselesi bu şekilde örgütlenememede birleşiyor.

Bütün bu çerçeve içerisinden işçi sağlığı ve güvenliği konusunu küresel olarak ele almanın zamanı geldi diyebilir miyiz?

Evet, mesela Fransa’da asbestin yasaklanması için verdiği mücadele, asbestin küresel ölçekte yasaklanması mücadelesine, yani Ban Asbestos ağına evrildi. Ban Asbestos ağı hep şunu savundu; iş kazalarında sorumlulukların tespiti kamu hukukunun, ceza hukukunun alanıdır. Çünkü ceza hukuku, en önemli devlet kurucu yasa olduğunu iddia edeceğimiz bir temel yasaya dayanıyor: ‘Öldürmeyeceksin ve kimsenin hayatını tehlikeye atmayacaksın.’ Küresel bir Ceza Hukuku alanına geliyoruz böylelikle, henüz kurumu, mahkemesi olmayan, ama küresel sosyal hareketleri veya kazanımları küreselleştirilen tekil kazanımları olan.

Kadınlar ve çocuklar

Fransa’da meslek okullarındaki stajlarla ilgili kanunlar değiştikten sonra 14 yaştan itibaren çocukların çok daha yoğun çalıştırıldığını gördük. Yani staj kisvesi adı altında esasında etkin bir üretim ve emek kullanımı var ve tabii ki gençlerin daha az iş deneyimli olduğu için (işçi sağlığı ve güvenliği bir deneyim meselesidir) çok daha büyük risklere maruz kaldığını gördük. Kadınlarla ilgili ise, özellikle tarım çalışanları üzerinde gözlemlediğim kadarıyla çoğu zaman kadınların çalışma yerleri daha kapalı ve uzak yerlerde olduğu için özelikle bir hassasiyet geliştirmezse araştırma rakamları çoğu zaman erkeklere göre alınıyor. Bu görünürlük meselesi çok önemli. Daha az görünür olduğunuz zaman daha fazla risk altındasınız.

Emsal kararları yaymak gerekiyor

Ceza hukukuna vurgu yapmışken, bize sunumunuzda değindiğiniz İtalya’da Casale/Torino’da Eternit şirketine karşı açılan davanın sonucunu değerlendirir misiniz?

Ceza hukuku bağlamında çok yakında sonuca ulaştırılan hem Eternit, hem de Thyssen Krupp davasının kilit bir önemi var. Eternit iddianamesini hazırlayan ve davayı açan İtalyan savcı Raffaele Guariniello 1980’lerde beri oluşmuş asbest karşıtı bir sosyal hareketten çok beslenmişti. Kurbanlarına aileleriyle girdiği iletişim sonrasında alanda çok önemli bir hukuki yaklaşım geliştiriyor. Asbestin neredeyse 100 seneden beri insan sağlığına öldürücü etkileri bilinmesine rağmen, Eternit şirketi bu maddeyi Casale’de işleme kararı vermiş. Asbestin insanı öldürmeden üretilmeyeceğinin bilinmemesine imkan olmayan bir zamanda, o fabrika kuruluyor ve on yıllarca üretilmesine göz yumuluyor. Savcı, niahi olarak işyerinde emirleri verme yetkisi olan sorumluları, doğrudan sermayedar ve ana hissedarlar olarak tanımlıyor. Ve para cezasına çevrilemeyen ve ertelenemeyen ağır hapis cezasıyla çarptırılıyor Eternit ve İsviçre ve Belçika’nın en üstündeki baş sermayedarlar. Burada ‘taksirsiz, yani bilerek felakete neden olmaktan’ dolayı, kişisel olarak sorumlu bulunuyor bu üst düzey sermayedar ve yöneticiler ve 16,5 yıl hapse mahkum ediliyorlar. Kayıp insan sayısına girmeden, felaketin bireysellerin toplamından çok daha büyük olan, kolektif bir felaket olduğu ve dolayısıyla kolektif bir hak ihlalinin söz konusu olduğunun kabul edilmesi, devrim niteliğinde bir karar ki, bu karar daha ekim 2012 senesinde çıktı. Aslında işin daha başındayız.

Uluslararası bir mahkeme ya da mekanizma öneriniz var mı?

Tabii uluslararası anlaşmalar pek çok alanda olduğu kadar burada da etkin değiller. Mesela küresel bir asbest yasağı yok gördüğünüz gibi. Biz böylesi bir yasak için uğraşıyoruz. Elimizde uluslararası ölçekte çok önemli emsal davalar var. Biraz önce bahsettiğim Casale Eternit davası, 2001’de Fransa’nın Toulouse şehrinde Total Şirketi’ne ait AZF gübre fabrikasındaki patlamanın, gene genel müdürü üç yıl hapse mahkum eden kararı daha bu yıl çıkabildi. Orada da yine bir işçileri ve Toulouse halkını süregiden bir tehlikeye maruz bırakmak gibi işin kolektif risk yanına bir vurgu var kararda. Uzun mücadeleler sonucunda yavaş yavaş çıkan bu gibi kararları alıp her manada genişletmek gerekiyor. Biz, sosyal hareketler olarak AB ölçeğinde müdahil olamaya çalışıyoruz. Bir avukat ağımız var. Araç olarak hukukun önemi büyük. Ayrıca sosyal ve çevresel suçların yargılandığı küresel bir mahkeme öneriyoruz, İnsan Hakları Mahkemesi’yle aynı mantıkla işleyecek çevresel ve sosyal suçların yargılandığı, uluslararası yaptırımı olan bir mahkeme. Bu yüzden de bu tarz çalışma hastalıkları ve ölüm bilançolarını Dünya Sağlık Örgütü toplantılarında dile getiriyoruz. Bu iş bu tarz emsal kararları toparlayarak ve bunların mantığını yayarak ilerleyebilir. Ama nasıl olursa olsun bu meseleye küresel ölçekte yaklaşılmalı, yoksa sermaye kendisi için sorun haline gelen riskli üretimi başka bir coğrafyaya kaydırarak çözmeye çalışıyor, ama biz çalışanlar açısından sonuç çözülmüyor.

Fransa’daki bir mahkeme kararı Türkiye’de benzer bir davada emsal teşkil edebilir mi?

Evet, uluslararası bir mahkemenin kurulmasını beklerken yapılması gereken pek çok şey var. Küresel ölçekte işleyen çokuluslu şirketler var. Renault, Total, Carrefour gibi büyük ölçekte Fransız şirketler üretimini Türkiye’ye kaydırırken, buralarda işçi sağlığı ve güvenliği zaafiyetlerine, meslek hastalığına maruz kalanlar Fransa’da açılmış davalardan faydalanabilirler. Bu şirketler hakkında dava açan avukatların aynı zamanda Fransa’da bu şirketler hakkında açılmış davaların avukatlarla irtibata geçmesi mümkün. Çünkü Fransa’da işçiler adına kazanılmış bir hak, Türk işçisi için de kazanılmış bir hak oluyor. Ama bu hakkı harekete geçirmeniz, yani mobilize etmeniz lazım. Bu yüzden biz bu tür iş kazası ve meslek hastalığı davalarının, konunun kamusallığının altını çizen, emsal ve bellek oluşturan ceza mahkemelerinde görülmesi gerektiğini savunuyoruz.

Peki, iş kazalarında sosyal bir hafızanın olmamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Üstü örtülen meslek hastalıklarının, işyeri intiharlarının, sağlık kayıtlarının sosyal hafızası olmalı. Tahmin edersiniz ki, iş hayatında en zayıf halka olan işçinin maruziyetini kanıtlaması, hastalığını kanıtlaması çok zor oluyor. Karşısında sistemli olarak iz silen bir makine var. İşçi sağlığı ile ilgili hafızayı saklamak için sendikalara da güvenemeyiz henüz. Demek ki bu yüzden, içinde sendikaların da olduğu çalışma acısının harekete geçirdiği sosyal hareketler konunun takipçisi olmalı.

İşyeri intiharlarından bahsettiniz, bunlar iş kazası sayılır mı?

France Telecom şirketi özelleştirildikten sonra, 2008’den bugüne 60’tan fazla insan intihar etti. Renault’nun Fransa’da en modern fabrikası olan Technocentre’da 18 ayda 6 çalışan intihar etti. Bunların çoğu mühendis, teknisyen, yani beyaz yakalılardı. Bunun, 1990’larda dayatılan iş süreci yerine iş sonuçlarının değerlendirildiği yeni performans sistemi ile doğrudan ilişkisi var. 2006’da Technocentre’da 5’inci kattan atlayarak kendisini öldüren mühendisin ailesi, 2011’de açmış olduğu davayı kazandı. Mühendisin inanılmaz bir iş baskısı altında çalıştığını kanıtlamış oldu. Bu mühendisin gerçekten de insanın kaldıramayacağı bir yükün altında, ulaşılamaz bir performans baskısı altında olduğu kanıtlanarak, bu intihar iş kazası olarak tescil edildi. Renault genel müdürü Carlos Ghosn da affedilmeyecek suç isnat edildi. Bu mühendisin hastalandığı şirketin araç üretiminde toplam 5 senede 800 bin araç fazla ve toplam 26 yeni model lanse edildiği ortaya çıktı.

*Çeviri için Aslı Odman’a teşekkürler