Türkiye’de meslek hastalıkları ve iş kazalarının rakamsal boyutuna bakıldığında adeta bir ‘salgın’ yaşıyoruz. Hem de son derece ölümcül bir salgın! Her yıl en az 1500 işçi iş kazalarına bağlı hayatını kaybediyor. Onbinlerce işçi iş kazaları nedeniyle sakat kalıyor. Dünyadaki veriler ışığında Türkiye’de her yıl 200 binin üzerinde işçi meslek hastalığına yakalanırken her yıl 10.000 işçinin meslek hastalığına bağlı hayatını kaybettiği tahmin ediliyor. Devletin meslek hastalıklarına yönelik tıbbi tanı sisteminin fiilen işlememesi nedeniyle bu rakamlar dünyadaki veriler baz alınarak tahminen saptanabiliyor. İş kazalarına bağlı ölümlerin önemli yüzdesi inşaat, tarım, enerji, ulaşım ve maden iş kollarında meydana geliyor. Bunun yanı sıra iş kazalarının neden olduğu işçi ölümlerinin kat ve kat fazlası meslek hastalıklarına bağlı gerçekleşiyor. Türkiye’de meslek hastalıklarına bağlı ölümlerin çok azı resmi kayıtlara geçiyor. Nitekim 2011 yılında ‘SGK verilerine göre’ sadece 10 işçi meslek hastalığına bağlı hayatını kaybetti. Oysa ki Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) verilerine göre dünyada işçi ölümleri istatistiklerine bakıldığında iş kazasına bağlı ölümlerin altı katı kadar meslek hastalıklarına bağlı ölüm gerçekleşiyor. Bu da demek oluyor ki Türkiye’de her yıl 10 bin işçi meslek hastalığına bağlı hayatını kaybediyor. Benzer tablo meslek hastalıklarının rakamsal boyutu konusunda da karşımıza çıkıyor. İşçi sayısına ve çalışılan iş kollarına göre bakıldığında her yıl 200 binin üzerinde işçi meslek hastalığına yakalandığı tahmin edilirken SGK verilerine göre bu sayı binin altında kalıyor.
Meslek hastalıkları ve iş kazalarının tespiti konusunda devletin sermaye yanlısı politikalarını sadece bu rakamlar bile net bir şekilde ortaya koyuyor. Devlet açısından sermaye için yatırım alanı açabilmenin kuşkusuz en önemli yollarından biri ucuz emek gücü sağlamak. Esnek ve güvencesiz çalıştırma biçimleri ucuz emek gücü sağlamanın en yaygın politikasını oluşturuyor. İstenilen anda işten çıkarabilen, günde istenildiği kadar uzun sürelerde çalıştırılabilen, iş tanımının olmadığı, güvencesiz ve emek yoğun çalıştırılan işçi profili sermaye sahibi için olmazsa olmaz özellikler haline geldi. Bu sayede sermaye sahibinin işçiye ödediği ücret en aza çekilirken aynı zamanda iş kazası veya meslek hastalığı gibi bir durumda tazminat hukukundan ortaya çıkabilecek zararlardan da kaçınılmış oluyor. Ancak işçi sınıfı açısından bakıldığında mevcut çalışma koşulları sosyal hakların neredeyse tamamen kaybına neden olduğu gibi aynı zamanda da iş kazaları ve meslek hastalıklarını da ciddi şekilde arttırıyor. Kapitalizmin karı arttırmaya yönelik ve krizden çıkış için dünya genelinde yaygın olarak hayata geçirdiği esnek çalışma biçimleri işçi sınıfına hastalık ve ölüm getiriyor.
Tüm iş kollarında doğrudan işçilerin ve sendikaların müdahil olduğu yapılanmalar ile iş koluna özgü risk analizleri yapılması ve işçi sağlığını tehdit eden çalışma koşullarına karşı en sert sınıf mücadelesi zeminin oluşturulması gerekiyor. İşçi sağlığı konusunu devlete bırakmak veya konuyu tazminat hukukundan ibaret algılamak sınıf mücadelesinin en önemli mevzilerinden birisini burjuvaziye teslim etmek anlamına geliyor. Üretim araçlarının gerçek sahipleri işçiler olarak üniversitelerden fabrikalara, tarlalardan okullara, inşaatlardan tersanelere, atölyelerden hastanelere kısacası ‘çalışırken hastalandığımız ve can verdiğimiz’ tüm alanlarda, işçi sağlığını sınıf mücadelesinin temel taşlarından birisi haline getirmeliyiz.