“Bir kömür, bir uzak, bir kara, bir derin, / Ellerin, yeraltında yitmiş kocaman ellerin. / Yıllarca çalışırsın, gündeliğin on lira, / Açsın, susar kuyular bağıra bağıra / …/ Kim yürürse öldürürler bilirsin.”
13 Mayıs 2014 günü Soma’da madende toplu iş cinayeti katliamı yaşanırken, çıkarılan cansız bedenlerin sayısı artarak devam ediyor. Katliamın ikinci gününde Cüneyt Özdemir’in 5NeBirK programında Soma Devlet Hastanesi önünde yaptığı röportajda maden işçisinin eşi şöyle haykırıyordu: “Günlüğü 5-10 liraya çalışıyordu. Konteynerde yaşıyorduk. Daha yeni eve geçtik. Bir buçuk aylık hamileyim. İki gün önce evden çıktı bir daha gelmedi. Akıbeti hakkında hiçbir bilgi alamıyorum. Ne olacak halimiz…” Soma kan ağlıyor, bütün Türkiye’nin yüreği yanıyor, tarihin en büyük kitlesel iş cinayetinin sorumlularının cezalandırılması için herkes ayakta, yollarda, haykırıyor ancak devletin şiddetli müdahaleleriyle karşı karşıya kalıyor.
Yazının başlangıcındaki dizeler, Fasıl Hüsnü Dağlarca’nın 1965 yılında Zonguldak’ta maden işçilerinin ikramiye ve primlerinin adil dağıtılmadığı için direnişe başlamaları sonrası, “asayiş” bozuluyor diye bölgeye gelen jandarmanın iki maden işçisini öldürmesi sonrasında yazılır. Ne var ki tarihsel süreçte madencilerin ağır çalışma koşulları ve hak arayışı onları ölümden ayrı düşürmüyor. Peki neden?
Madencilik çalışma hayatının en ağır işlerinden biridir. Neden sürdürülür? Çünkü “büyümek, kalkınmak, sanayileşmek ve kapitalistleşmek için enerjiye, inşaata vs. ihtiyacımız var” denir. Bu ihtiyacın ana hammaddelerinden biri linyit ve taş kömürüdür. 1980 öncesinde yerel ve ulusal sermaye birikimini yaratabilmek için içe dönük sermaye birikim stratejisi izleyen Türkiye, kamu yatırımları olan Türkiye Taş Kömürü Kurumu (TTK) ve Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ) ile kömür üretimini gerçekleştirerek hem özel hem de kamu sektörü için ucuz girdiyi sağlar. Hem kamu işletmelerinin sağladığı emek gücü bilgi birikimi, hem de ucuz girdi ulusal ve yerel sermayenin palazlanması sağlanır. Devletin işveren konumu, sosyal devlet olma kimliği ile ağır ve tehlikeli işletmeler olan taş kömürü ve linyit üretiminde dönemin sınıfsal mücadeleleri ve sendikalı çalışanların varlığı madencilikte sosyal hakların kazanımında etkili olur. Ancak 1965 yılında Zonguldak Kozlu’da eşitsiz uygulamaları ortadan kaldırmak için girişilen mücadeleye yapılan “kanlı müdahale”, devletin tarafını tarihe damgasını vurur.
1970’li yıllarda palazlanan ve holdingleşmeye başlayan şirketlerin, ihracata dönük sanayileşme modeline geçilmesine ilişkin istekleri, 24 Ocak 1980 tarihinde dönemin hükümeti tarafından açıklanır. Ancak uygulanması 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında bütün muhalefetin susturulması ve zapturapt altına alınması sonrasında hayata geçirilir. 1983 yılında yapılan ilk genel seçimlerde Anavatan Partisi Genel Başkanı, 24 Ocak kararlarının da mimarı, Turgut Özal Başbakan olur. Özal, “askerler tarlayı biçti, artık çiçek ekmek zamanı” sözü ile tarihe geçer. Dönemin Türkiye İşveren Sendikası Konfederasyon Başkanı ise “gülme sırası şimdi bizde” derken (1), Bülent Eczacıbaşı dönemi “1980 bizim için bir umut oldu, fazlalıklarımızı attık, uzmanlaşmamızı derinleştirdik, dışarı açılabildik” diye değerlendirir (2).
1980’den sonra istek ve zorunluluklar için dışa açık sermaye birikim strateji yaratmanın taşları döşenmeye başlanır. Neoliberal politikalar çerçevesinde mali disiplin, kamu harcamalarının periyodik olarak azaltılması, istidamın esnekleştirilmesi, özelleştirme ve ticarileştirme, rekabetçi döviz kuru, doğrudan yabancı yatırımların kolaylaştırılması, vergi reformu, mülkiyetin korunması gibi uygulamaların yasal ve kurumsal düzenlenmeleri hayata geçirilir.
1983 yılında özelleştirme uygulamaları için ilk olarak dillendirilen kurum ise Türkiye Taş Kömürü Kurumu olur. Diğer kamu işletmeleri birlikte TTK ve TKİ için yeni yatırımları periyodik olarak azaltılmaya başlanır. 1989 yılına gelindiğinde TTK küçük ölçekli işletmelerini işletemez hale gelir ve özel işletmelere, rödövans olarak adlandırılan bir tür kiralanma yöntemiyle, üretimi devreder. Neoliberal tahribatlara karşı emekçi sınıflar 1989 yılında başlamak üzere 1991 yılına kadar Bahar Eylemlerini sürdürmesi ve bu dönemde Zonguldak maden işçileri özelleştirme uygulamalarına karşı başlattığı bir milyon Zonguldaklı’nın Ankara’ya yürüyüşü, TTK’nin merkez işletmelerinin özelleştirilmeyeceği ve toplu iş sözleşmelerindeki iyileştirmelerin kabul edilmesi ile sonlandırılır. Ancak işsizlik baskısı, işçi alımların durdurulması ve taşeron firma işçilerinin kullanılma uygulamalarına rıza gösterilmesi zorunlu kılınır. İşlevsizleştirilen sendikaların varlığı ile TTK’de çalışan işçiler, 1980 öncesinde 60 bin iken 2000’li yıllara gelinde ise yaklaşık 10 bin olur. TTK özel şirket gibi etkinlik, verimlilik, şeffaflık, hesap edebilirlik gibi uygulamalar ile en az maliyetle çalışmanın kurallarını benimser; başta emek maliyetleri olmak üzere tüm giderler minimize edilir.
2009 yılında öğrencim ile birlikte Zonguldak maden işletmelerinde çalışma hayatına dair yapmış olduğumuz incelemede, emek maliyetinin azaltılmasının sonuçlarını çok açık şekilde ortaya koymuştuk (3): “…iki yıldır TTK işçisiyim. 26 yaşındayım. Anlatıyorlar da eskiden damarlarda kömür çıkarma işlemini en az 20 kişi yaparken, biz en fazla 5 kişi gruplar halinde girerek ayni işi yapmaya çalışıyoruz. 4 saatte kazı işini tamamlamak zorundayız. Kazı işin de can güvenliği çok önemli ama kısa sürede bitirebilmek için de seri hareket etmek zorunda kalıyoruz. Bu durumda da her gün geçmiyor ki irili ufaklı iş kazası olmasın. Eskiden günde 6 sefer halinde olan faytonlar varmış, şimdi ise bir sabah bir de akşam var. İki saatte gideceğimiz yere 10’ar kiloluk yüklerle gidiyoruz. Dönüş de iki saat oluyor tabiî ki. Yorgun düşüyoruz. Bir de dikkat en üst safhada olacak diyorlar…. Öyle yemeğimizi biz yanımızda getiriyoruz. Kimi de getirmiyor. Yenmiyor zaten. Tozlu topraklı göz gözü görmeyen yerde yemek içmek azap zaten. Bazen vakit de olmuyor….Eskiler anlatıyor da tahin ekmek ve de yoğurt dağıtılırmış bizler bilmiyoruz. Bir de kömür yardımı yaparlarmış Şimdi o da yok. Ben işe girdiğimden beri vagonlar, tekerlekler, raylar hiç kontrol edilmiyor. Aksamalar olduğun da maliyet deniyor….”
Araştırmaya gittiğimiz gün TTK Gelik işletmesinde göçük olmuş ve iki işçi yaşamını kaybetmişti. Her gün bir iki ölüm yaşandığının ama bunun büyük bir çoğunluğunun ise madenci mesleğinden kaynaklı ölümlerin olduğu ve kömür tozunun hâkim olduğu bölgede solunum rahatsızlarındaki artışın da ölümleri çoklaştırdığı dillendirildi.
Madencilerin emek havzası, bir anlamda ölüm havzasıydı. Çalışmamız tamamlanıp kamuyla paylaştığımız Aralık 2009 Ulusal Sosyal Bilimler Kongresi esnasında Bursa’da bir özel ocakta 19 maden işçisi yaşamını kaybetti. Her zamanki gibi yaklaşık üzerinde bir hafta konuşuldu ve sonrasında ölüm sessizliğine gömüldü. En acı ve en dayanılmaz olanı ise çalışmanın makaleleştirilip basıma verildiği gün olan 17 Mayıs 2010’da, öğrencim ile birlikte ocağın içine inmiş olduğumuz Karodon işletmesinde meydana gelen göçük sonucu ikisi mühendis 30 canın yok olmasıydı.
1980 sonrası sosyal bilimcilerin bu konuyu ilgi alanı dışında tutması büyük sorunu görünmez kılarken bir kısım sendikaların, TMMOB ve Maden Mühendisleri Odası tespitleri de kale alınmamıştır. Ama facia geliyorum demiştir ve faciaların ardı arkası kesilmemiştir. 2011 yılında Afşin’de açık arazi linyit çıkarımı yapan özel ocakta şaft kayması sonucu 10 işçi yaşamını kaybeder bir işçinin cansız bedenine ulaşılır ama ne yazık ki 3 yıl 3 aydır 9 işçinin cansız bedeni toprak altından çıkarılıp, ailelerine teslim edilmemiştir. 2013 yılında Ocak ayında 7 maden işçisi Kozlu’da hayatını kaybederken, 2013 yılında İşçi sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin yapmış olduğu rapora göre en az 93 maden işçisi bu hayattan koparılmıştır. Kömürü girdi olarak kullanan çimento ve demir çelik üretimi inşaat sektörünün doğrudan girdisi olurken büyüyen inşaat sektöründe artan iş cinayetleri 2013 yılında birinciliğini korur, tüm sektörlerde en az 1235 işçi iş cinayetine kurban gider (4). Ancak kamuoyu sessizliğini korumaya devam eder. Martin Luter King’in ifade ettiği gibi “Zaman gelir, sessizlik ihanet olur”.
Bu sessizliği infiale çeviren Soma’da yaşanan toplu iş cinayeti oldu. “Kaza, kader değil toplu iş cinayeti, katliam” sloganı Türkiye’de haykırışa dönüştü. Katliamın ancak dördüncü gününde patron ve vekilleri kamuoyu karşısına çıkar; “kaçınılmaz bir durum olduğu”, kendilerinin de bilemediği, “öngörülmez bir olay ile karşı karşıya olduklarını” ifade ederler ki “kaza” olduğuna inanalım. Artık kimse inanmaz, ortada görünenden çok daha büyük bir ihmal ve tedbirsizlik olduğu açık ve net.
Soma Holding işletmelerinden birini 2005 yılında daha önce TKİ’den devralan Koç Park Grup’tan, ikincisini de 2009’da yine TKİ’den devralmış olan Ciner Grubu’ndan satın alır. İlk ISO 500 firma içinde 231’inci olan şirketin patronu daha önce yapmış olduğu açıklamada “TTK kömürü 120-130 dolara üretiyor, biz 23,8 dolar üretiyoruz”(5) dediğinde maliyetin yüksek kalemleri olan emek ve emeğin koruyucu maliyetinden kaçındığının net ifadesidir. Soma Holding, kapitalist devlet ve kurumları da bu cinayetin, katliamın ortağı ve sorumlularıdır. Ancak ve ancak birleşik emek mücadelesinin baskısı, doğrudan siyasete müdahalesi ve adaletin sıkı takibi çözümü kolaylaştıracaktır. Nazım Hikmet’in dediği gibi “…Biliyorum ölümün adil olması için hayatın adil olması lazım, diyorsunuz…”
*Akademisyen
Yararlanılan Kaynaklar
(1)Türkiye Sendikacılık Absiklopedisi III
(2) Dündar, C. Nejat Eczacıbaşı Belgeseli, 2000.
(3)Güler-Müftüoğlu, B ve B. Tanış, (2010) 21. Yüzyılda Zongıldak Maden İşletmelerinde Çalışma Hayatı: Bir Kesit-Tek Gerçek http://www.calismatoplum.org/sayi25.htm (16.05.2014)