1970’li yıllarda neoliberal politikalara geçilmesiyle emek göçünün yapısında da değişiklikler yaşandı. Göçmen işçilerin satmak zorunda olduğu emek gücüne duyulan ihtiyaç arttı ve göçmen emeği istihdamı işgücü piyasalarını esnekleştirmenin yollarından biri haline geldi.
Türkiye’nin de bu küresel olgudan kaçması mümkün olmadı. Özellikle göçe kaynaklık eden ülke olmanın dışında, göç alan ülke olduğu yeni bir süreç başladı. Ancak Türkiye’nin göç alan ülke olmasını sadece neoliberal politikalara dayandırarak açıklayamayız. Küreselleşmenin getirdiği yeni koşullar dışında komşu ülkelerdeki siyasal çatışmaların ve ekonomik krizlerin etkisi oldukça fazladır. 1980 sonrası Türkiye’ye yönelik dış göçe bakacak olursak; ilk olarak, Ortadoğu ve Asya’dan, ülkelerindeki çatışma, savaş ortamı ve rejim değişikliği nedeniyle gelen sığınmacı ve mültecilerden bahsetmemiz gerekir. İkinci olarak, 1990’larda Doğu Blok’unun çözülmesiyle Orta ve Doğu Avrupa üzerinden çoğu yasal yollardan Türkiye’ye gelen, esas amacı kısa süreli çalışıp ülkelerine dönmek olan göçmenler ve son olarak ise ekonomik, siyasi vb nedenlerle Afrika ve Asya üzerinde gelen, Türkiye’yi Avrupa’ya geçmekte bir durak olarak kullanan transit göçmenler şeklinde sınıflandırma yapabiliriz. Ancak geliş amaçları, biçimleri ve onları göç etmeye iten nedenleri farklılık gösterse de, göçmenler burada kaldıkları süre içerisinde hayatlarını idame edebilmek adına işgücü piyasasına dahil olmak zorunda kalıyor. Çoğu yasal olmayan yollardan Türkiye’ye giriş yapan göçmenler için tek yol enformel sektör oluyor. İşverenler için, ucuza, uzun saatler çalıştırabileceği, işçi haklarını hatta vatandaşlık haklarını bile talep edemeyecek olan işgücünü istihdam etmek oldukça kârlı oluyor. Ağırlıklı olarak tekstil, inşaat, gıda, eğlence ve fuhuş sektörlerinde istihdam ediliyorlar.
Çalışma koşulları açısından bakıldığında durum, göçmen işçiler için oldukça vahim. Her türlü iş güvenliği önleminden yoksun, istismara, sömürüye, fiziksel ve sözlü tacize açık bir şekilde çalıştırılıyorlar. İşverenler tarafından pasaportlarına el konularak, yerli işçilerin aldığı ücretin yarısı ücrete çalışıp, ihbar edilme, ülkesine geri gönderilme tehdidi altında hayatlarına devam ediyorlar. Yakın zamanda sorunlarına tanıklık ettiğimiz göçmen işçiler ise Suriyeli göçmenler. Demokratik kitle örgütleri, Türkiye’de bulunan Suriyeli sayısının 1 milyondan fazla olduğunu ve geçici olmadıklarını öngörüyor. Aslında Suriyeli göçmenler “geçici koruma” statüsü altında. Ama devlet, barınma, sağlık, eğitim gibi ihtiyaçlarını karşılamıyor. Kendi imkânlarıyla yaşamlarını devam ettirmeye çalışıyorlar. İçinde bulundukları yokluk durumunda da her şartı kabul etmekten başka çareleri kalmıyor. Geçen Mart ayında gazetelerde yer alan bir haber ise, göçmen işçilerin maruz kaldığı muamelenin insanlık dışı olduğunu bize hatırlatır nitelikteydi. “Türkiye’ye kaçak yollarla girdikten sonra Güngören’de tekstil atölyesinde çalışmaya başlayan Suriyeli göçmen işçi zam istediği patronları tarafından dövülerek hücreye kapatıldı. Atölyede zorla tutulduğu ve işkence gördüğü söylendi. Suriyeli işçi yaşadıklarını “Patrondan zam isteyince beni dövdüler. İşyerinde bir odaya kapattılar. Gündüz çalıştırıyorlar gece tekrar odaya kilitliyorlardı. Oradan ayrılmama izin vermiyorlardı” diyerek anlattı. Suriyeli işçinin sözleri göçmen işçiler üzerinde kurulan insanlık dışı tahakkümü net bir şekilde gözler önüne seriyor.
Göçmen işçilerin karşılaştıkları sorunlar sadece işverenin üzerlerinde kurdukları baskı, düşük ücret, güvencesiz çalışma koşulları ile de sınırlı kalmıyor. Kimi zaman birlikte çalıştıkları yerli işçiler tarafından ücretleri düşürdükleri ya da onların yerini aldıkları gerekçesiyle dışlanıyorlar. Yerli işçiler ve sendikalar göçmen işçinin emeğine sahip çıkmıyor. Tehdit olarak görülüyor. Ücretlerin düşmesinin, işsizliğin artmasının faturası göçmen işçiye kesiliyor. Yaratılan bu algı, sorunun esas kaynağının sorgulanmasına engel oluyor. Oysa sorumlu olanın, daha fazla kazanma hırsıyla emek gücünü her fırsatta sömüren sermaye olduğu unutulmamalıdır...