Oğuz Atay'ın "Korkuyu Beklerken" adlı kitabında yer alan sekiz hikâyeden biri olan "Demiryolu Hikâyecileri-Bir Rüya" demiryolu yolcusuna ve çalışanına yazdığı mektuplardan oluşur. Bu mektuplarda insanların tepkileri ve yaşadıkları anlatılır. Mektuplar, kişiler ve adresleri bilinmediği için, gönderilemez. Atay hikâyesini ise şöyle bitirir: "Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin".
Demiryolu yolculuğu ve çalışma koşulları şiirlere, türkülere, romanlara, filmlere konu olurken trenler, eskiyle yeninin iç içe geçmişliğini, geleneksel ile modern yaşamın dokusunu hissettirir. Ancak demiryolları bir ulaşım aracı olarak tarihsel ve toplumsal gelişim süreci içinde emek gücünün, üretimin ve ticaretin hızlı, güvenli ve tehlikesiz biçimde doğal sınırları yakınlaştırma ile toplumsal üretim ilişkilerinin denetim ve kontrol altına alınmasında önemli bir işlev yüklenir. Bu işlevi, demiryollarını, politik ekonominin vazgeçilmez etki alanlarından biri yapar. Türkiye'de cumhuriyetin kuruluş döneminde demiryolları yapımı ve işletilmesi ve yurt sathına yayılması, kamusal kaynaklarla gerçekleştirilir. 1950'li yıllarda Marshall Planı çerçevesinde siyasi erk tercihini karayollarının yapımı ve işletilmesinden yana kullanır. O günden bu yana karayollarıyla ulaşım, politik ekonomi uygulayıcıları tarafından birinci tercih olurken demiryolları hep son sırada yer alır. 1980'li yıllarda uygulanmaya başlanan yeni liberal politikalarla birlikte 2000'li yıllara gelindiğinde demiryollarının yük taşımacılığında payı yüzde 4, yolcu taşımacılığında payı ise yüzde 2 olur.
Demiryolu rant yolu
Bugünün iş dünyası, çok hızlı ve hareketli olmayı istiyor. Geride kalmak demek yüksek maliyete katlanmak demektir. AKP hükümetinin emek gücünün ve ticaretin hızlı akışını sağlayacak yüksek hızlı tren projesi ve demiryollarını yeniden yapılandırma çabası ekonomik ve siyasi rant alanını da yaratır. Demiryolu taşımacılığının yüzde 50 artırılması hedeflenirken, kamusal kaynaklar yüzde 10 azaltılır, özel sektör ise yüzde 3 paya sahip olur. Demiryollarının yeniden yapılandırılmasının başında personel sayısının azaltılması gelmektedir. 1996-2010 arasında toplam kadrolu çalışan sayısı yüzde 35 oranında azaltılır ve en az 4 bin işçi taşeron şirketler aracılığı ile çalıştırılır.
'Eyvah ben ne yaptım!'
20 Mart 2014 günü Mersin-Tarsus arasında yer alan Taşkent durağı yakınlarında demiryolu bariyer bekçisi "Eyvah ben ne yaptım!" diye haykırdığında, Adana-Mersin seferini yapan yolcu treni, Tarsus-Mersin Organize Sanayi Bölgesi'ndeki bir fabrikanın işçilerini taşıyan servis minibüsüne çarpar ve 10 işçi yaşamını kaybeder. TCDD'nin açıklamasına göre "Geçit bekçisine rağmen, servis minibüsü dikkatsiz ve kontrolsüz olarak geçide girip trenin önüne çıktı ve kaza oldu" denilirken bariyerin neden açık olduğuna dair hiçbir açıklama yapılmaz. Bu facia 10 canın hayattan koparıldığı bir cinayettir. Hem Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası (BTS) hem de Makina Mühendisleri Odası bu facianın olacağını öngörüp acil önlemlerin alınması konusunda TCDD'yi uyarır, ancak hiçbir önlem alınmaz.
Biz nerdeyiz?
10 canın hayattan koparıldığı haberi, sadece ve sadece günlük haberden öteye geçemez. Malum belediye seçimlerinin ve siyasi gerginliğin ortasına rastlar. Siyasi iktidarın gündemi; iş, aş, iş cinayeti, ekonomi ve devlet şiddeti, özgürlük-demokrasi mücadelesi ve kayıplarının üstünü örten, ötekileştirme-kutuplaştırma üzerine kurulu dili ve algı yönetimi son derece başarılı olurken, bu başarısının seçimlere de yansımış olması şaşırtıcı değildir. Ancak halının altına süpürülen her şeyin baharla birlikte gün yüzüne çıkacağı gerçeğiyle karşı karşıya olduğumuzu bilmemiz gerekiyor. Hepimizi kesen unsurlar buradayken biz neredeyiz?