Çalışma Kahrı ve Çalışma Şenliği: Kasım forum hasadının bereketi - Aslı Odman

‘Su akar çatlağını bulur’ bilgeliğini öğrenmemiz büyük bir kayıp ile olmuştu. O gün bu gündür, ne zaman hem kendi hayatımda, hem de mücavir toplumsal meselelerde öngörülmemiş buluşmalar, kesişmeler görsem, hissetsem, bu durumları suların kendi içinde hem deli hem de düzenli akışlarıyla karşılaştırıp tanımlayasım geliyor. Gene öyle oldu. Kasım ayında kendi yataklarında ince, gür, yer üstünden, yer altından, duru, kuru akan sular, içlerinde taşıdıkları birikintilerle birleştirler. Forum havzalarında görünür hale geldiler. Bu forum kısmında bahsedilen, işte bu havzanın kasım ayı serencamıdır. 
 
Birinci su, Fransa’nın kuzeyinden, Bretagne’dan kopup geldi. Gelinceye kadar sırf Fransa’nın değil, Amazon, Hindistan, İtalya, Kanada, İtalya, Güney Afrika’nın da sularını kendine kattı.  Annie Thébaud-Mony ve ‘Çalışmak Sağlığa Zararlıdır’ kitabıyla taçlandırdığı çalışma acısı ve halk sağlığı mücadeleleri bilgisinden bahsediyoruz. En basit gerçekliklerin ifade edilmesinin ciddi bir gündelik cesaret gerektirdiği, ‘gerçeklik ifadelerinin’ kurumsal olarak korumanın ve aktarmanın çok zor olduğu memleketin sularını gürleştirdi: Thébaud-Mony halk sağlığı alanında, özellikle de mesleki kanserler ve asbestin yasaklanması için ömrünce verdiği eserleriyle layık görüldüğü, en yüksek Fransız devlet nişanı olan Légion d’honneur’ü reddetmiş ve kaleme aldığı mektupta  ‘Eşitlik, Bölgesel Kalkınma ve Yerleşimler’den sorumlu Bakan’a hiç büyüklük taslamadan, gayet doğal bir şekilde, ‘Takdir edeceğiniz gibi halk sağlığı alanındaki tüm araştırmalar, somut dönüşüm ve eylem için müdahil bir bilgi türü üretirler’ deyivermişti. Ve aynı doğallıkla eklemişti: ‘Bu yüzden gösterdiğim tüm çaba, araştırma programımızın çalışmalarının sonuçlarının çalışma koşullarını dönüştürmek ve önlem stratejilerinin hayata geçirilmesi için ciddiye alınacağı umuduyla verilmiştir. Fakat şimdi geriye dönüp otuz senelik meslekî hayatım boyunca şahit olduğum dönüşümlere baktığımda, çalışma koşullarının gittikçe kötüleştiğini, asbestin yarattığı insanî felaketlerin farkına varılmasına rağmen, bu acılı keşfin meslekî ve çevresel kanser salgınlarına karşı bir mücadele stratejisine dönüştürülemediğini, risklerin işverenler tarafından taşeronlara aktarılmasının her kesimden işçilerin, hem de sanayi, tarım, hizmetler, kamu sektörü çalışanlarının en korumasız kısmının fiziksel, örgütsel ve psikolojik risklerin korkunç bir birleşimine umarsızca maruz kalmalarına yol açtığını görüyorum.’ Sırf halk sağlığı, işçi sağlığı ve iş güvenliği alanında ibretlik bir tavır değil bu, aynı zamanda entelektüellik işinin pohpohlanmayla, ödüllerle, nişanlarla, davetlerle arasında kurduğu ilişkiye dair de bu memlekette hikayesi anlatılası bir tavır bu. Thébaud-Mony’nin şu anda kaleme almakta olduğu kitabının başlığının ‘Biat eden bilim’ olması da tesadüf olmamalı. 
 
Sosyoloji kökenli, fakat Türkiye’den bakınca şaşırtıcı bir şekilde Fransa’daki en önemli kamusal tıp araştırmaları enstitüsü INSERM’in uzun zaman müdürlüğünü yapmış olan Thébaud-Mony, Türkiye’ye Ankara’daki Dördüncü Ulusal Sağlık Çalışanlarının Sağlığı Konferansı’nın açılış konuşmasını yapmak için davet edildi.  İstanbul’daki evsahibi de Yangın Kulesi, yani İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi idi. Hem 16 Kasım’daki Ankara’daki anıtsal Ankara Üniversitesi Morfoloji Binası’ndaki açılış konuşması, hem de biri İstanbul’daki biri Adalet ve Vicdan Nöbeti tutan aileler ve hukuk gönüllüleri ile Bir Umut Derneği’ndeki sohbet, diğeri ise ‘Çalışma Acısı Forumu’ adıyla açık çağrı ile Taksim Makina Mühendisleri Odası’nda yapılan 18 Kasım Pazartesi buluşması, yazarın çalışmalarının Türkiye’de sadece üç sene içerisinde ciddi bir yankısı, hatta alımlama tarihi olduğunu gösterdi. Bu arada kitabın okuyucularının ve ‘Çalışma Acısı’ ile ilgilenenlerin sadece halk sağlığı uzmanları, işyeri hekimleri ve sair sağlık çalışanları olmadığını görmek, Pazartesi forumu’nda yönetmenlerden, kaptanlara, çağrı merkezi çalışanlarından, mali müşavirlere, bankacılardan, öğrencilere, Beyaz yakalı forumlarına dek  farklı pek çok ‘çalışma hayatı deneyiminin’ toplandığını görmek, uzun zaman sonra ilk defa koltukların yetmeyerek, insanların yerlerde yanyana sıkıştığını ve dört saat süren forumu dikkatleri, fikirleri, yorumları ile ördüğünü görmek, ‘buluştuğumuz yere’ dair çok umut vericiydi. Peki Annie neden bahsediyordu da, söyledikleri böyle verimli bir toprağa düşüyordu?

Bir organize suç olarak iş organizasyonu
 
Önce ‘Çalışmak sağlığa zararlıdır’ kitabının, hikayelerini biraraya getirdiği farklı çalışma koşullarını nasıl ortadan kesen bir bütünlük içinde anlattığını ele almak lazım. Annie, kitabın bazılarına çekici, bazılarına da itici gelen bu başlığında, halk sağlığı, özellikle de kanser araştırmaları alanında öne çıkıp, başka sesleri ezen bir açıklama çerçevesi ile hesaplaştığından bahsetti: Bugün her gün onbinleri ölüme, sağlık kaybına, ruh iyiliği yitimine sevkeden binbir türlü hastalığın nedenlerin araştırılmasında, çalışma hayatını ve çalışma hayatında sermaye eliyle düzenlenmiş iş organizasyonu alanını neredeyse dile getirmeyi bile imkansız hale getirecek kadar başat bir ideoloji bu: hastalıkların nedenini bireysel davranışlara, yani sigara içmeye, alkole, güneşe maruziyete, ‘kendine stres yapmaya’ vs. indirgeyen bir yaklaşım. Ezcümle hastalıklar ve kazalar söz konusu olduğunda da, sanki yeryüzünde üretim bireyler tarafından tek tek örgütleniyormuşcasına, şirket diye bir şey yokmuşçasına ‘her koyun kendi bacağından asılır’ yaklaşımından bahsediyoruz. Annie, kitabının ismine bu bireyselci paradigmanın dokunulmazı olan sigara yasağının düsturunu çıkarıp, bizi tanıdık bir sloganla yakalayarak, bir de içimizdeki bu acının derununa, ‘olağan çalışma koşullarımızı’ koymaya davet ediyor. Sonra bu davetin içini kırk yıllık araştırmalarla öyle bir dolduruyor ki, sunumlarında irdelediği somut insan hikayeleri herkesin hikayesi haline gelebiliyor. Annie, bir kere bu bireyselci paradigmayı merkezden çıkardıktan sonra, somut çalışma koşulları ile hastalık, kanser, ölüm arasındaki illiyet bağlarını inceliyor. Başta Fransa olmak üzere, sistematik olarak ‘risklerin taşeronlara / ödünç işçilere nasıl devredildiğini’, meslek hastalıklarının ve iş kazalarının izlerinin sistematik olarak nasıl silindiğini ve kurbanların sindirildiğini, bize pek çok farklı sektörden öncü araştırmaların sonucunu paylaşarak gösteriyor. 
 
Annie, Türkiye’de ilkin sağlık çalışanları, ikincisinde iş kazalarında hayatını kaybedenlerin adalet arayışındakilerin aileleri, üçüncünde de de daha geniş çağrı ile, fiilen her kesimden beyaz yakalılar ile gerçekleşen buluşmasında en çok ‘sanayi suçu, iş organizasyonu, risklerin taşeronlara aktarılması, Ceza Hukuku’ kavramlarını öne çıkardı. Sanayi suçlarından bahsederken son iki senede, bu alanda dünyada çalışma ile ölüm arasındaki ‘iradi’ ilişkiyi ve asli sorumluları ortaya koyan dört öncü davaya değindi. 

Emsal davalar: İş kazaları ve meslek hastalıkları kamu güvenliğini tehdit eder!
 
Birincisi 2001, 21 Eylül’ünde Fransa’nın Toulouse kentinde, petrol devi Total’in AZF gübre fabrikasında yaşanan, 21 işçinin ölümüne, binlerce Toulouse’lunun yaralanmasına ve şehrin ortasında bir krater açılmasına neden olan patlamaya dair, ancak onbir sene sonra verilmiş olan temyiz mahkemesi kararıydı. Tam da 11 Eylül sonrasında gerçekleştiği için, Total yetkililerinin ‘El Kaide saldırısı olabilir’ şeklindeki, fiilen göçmen karşıtı ve islamofobik dezenformasyon kampanyası nedeniyle patlamanın gerçek nedenlerinin araştırılması gecikti. 11 sene sonra nihayetinde çıkan kararda ise, El Kaide’yle değil, kapitalist üretimin kaideleriyle karşılaşıyorduk: atık depolama biriminde çalışan taşeron işçilerin maruz kaldıkları risklere dair bilgilendirilmeleri kadar hayati bir konu umrunda bile olmayan bir şirket politikası uygulayan üst düzey yöneticilerin, hem çalışanlarını, hem de tüm Toulouse halkını sürekli ve büyük bir tehlike altında bırakma suçu işledikleri teslim edildi. Fabrikanın müdürü üç yıl hapis cezasına çarptırıldı. 
 
Gene meslek hastalığı ile şirket tarafından bilinçli, amaçlı ve bir sistem içinde oluşturulan iş organizasyonu arasındaki ilişki, İtalya’nın bir kuzey ve asbest kasabası olan Casale Monferrato’da 2012 yılında sonuçlanan ceza davasının hükmünde açıkça ve emsal teşkil edecek şekilde kurulmuştu. Şirket: hepimizin aşinası olduğu Eternit, çalışma acısının adı: asbest, yaklaşık yüz yıldır bilimin, kamu otoritelerinin ve sanayicilerin sürekli solunmasının ölümcül olduğuna dair kesin bilgi sahibi oldukları, ‘mucizevi izolasyon güçleri olan bir lif’. Fransa’da bir halk hareketi ile 1997’de, Türkiye’de AB’ye uyumlaştırma süreci içinde tepeden inme bir şekilde yasaklanabilmiş olan asbest. 1980’lerden beri Casale fabrikasında çalışanlar, çalışanların yakınları ve kasaba sakinleri, asbestin aldığı canların aritmetiğiyle ve sürekli bir yas içinde yaşıyorlar. Zira taa bu tarihte Eternit’in asbestin ölümcüllüğüne dair sahip olduğu bilgi, şirketi burada bir üretim birimi açma kararından vazgeçirmemiş. Eternit’e karşı açılan ve kolektif olarak takip edilen Ceza Davası’nın yakınlarda çıkan karar, devrim niteliğinde bir karar: Bu sefer memleketteki gibi işveren vekili, iş güvenliği uzmanı gibi yetkisiz ve bağımlı ilgisizler değil, 13 Şubat 2012’de doğrudan şirketin Belçika ve İsviçre’deki iki ana hissedarı ve genel müdürü, ‘taammüden çevresel felakete yol açma’ suçundan, 16 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldılar. Bu karar 2013’de İtalyan temyiz mahkemesi tarafından, cezaları 18 yıla çevrilecek şekilde onaylandı. Eternit patronlarından biri bu arada öldü, diğeri ise Costa Rica’da kaçak hayatı yaşıyor. Suçun ‘çevresel felakete neden olmak’ şeklinde belirlenmesi, meslek hastalığını bireysel bir felaket olmaktan çıkarıp, hem oluşmasında, hem de giderilmesindeki kamu sorumluluğu, kamu faydası ve kamu çıkarı unsurlarına vurgu yapıyor. 
 
Annie’nin örnek verdiği üçüncü alan, ne iş kazası, ne de meslek hastalığı ile ilgili idi. Tam da bireyselci paradigmanın en baskın uygulandığı, zaten belki de o en büyük yalnızlaşma anında gerçekleşen iş kaynaklı intiharlardı. Biz Türkiye’de 2008’den bugüne France Télécom’da çalışanların altmıştan fazlasının, bir kısmının işyerinde, bir kısmının da ardlarında çalışma koşullarından çektikleri acıları kaleme aldıkları mektuplar bırakarak intihar ettiklerine aşinaydık. Annie bu sefer, otomotiv teknolojisinin ve bir mühendis için belki de en parlak gözüken işyerlerinen birinden, Renault’nun Paris’deki Technopark’ından bahsetti. Renault’nun yeni genel müdürü Ghosn’un hissedarlara verdiği, şirketin borsadaki mali değerini %250 artırmak sözünü, nasıl üretim sonuçlarına tercüme ederken, ‘insan ve insanın biyolojik sınırı’nı unutuverdiğinden.’Sözleşme 2009’ adı verilen, çalışanların performanslarının tamemen çıktılar / iş sonuçları üzerinden değerlendirildiği bir ortamda, beş senede 26 yeni model ve 850bin daha fazla araç anlamına gelen yükün, nasıl ‘ara kademe yöneticiler ve mühendisleri’ ezdiğinden bahsetti. Ardarda yaşanan intiharların içinde 2006’da Technopark binasının boşluğuna kendini bırakan mühendisin ailesinin, beş sene süren ve süreç içinde şirketin verimlilik ve mali hesaplarının da ortaya saçıldığı bir davanın 2011’de sonuçlanmasıyla bu intiharı, iş kazası olarak tescil ettirdiğinden bahsetti. Tesadüf, o gün Thébaud-Mony’nin ‘Çalışma Acısı’ forumuna gelen Beyaz Yakalılar forumu ekibi, taze bastırdıkları rekabet ve performans karşıtı stickerleri dağıtıyorlardı [Performans aramıza giremez. Rakip değil, arkadaşız. / Mesaiye kalma. Sokağa çık. / Sen Mesaiye kaldıkça, biz işsiz kalıyoruz]. 
 
‘Öldürmeyeceksin!’ düsturu, halk sağlığının zemini
 
Annie’nin sunumunun beyaz yakalı intiharları ve şirketlerin çalışma ortamında acı yaratan fiillerinin Fransız Ceza Hukuku’ndaki ‘insan hayatına, bedensel ve ruhsal bütünlüğüne ve onuruna saldırı’ maddesi altında incelenmesi gerekliliğine dair kısmı yoğun soru aldı. Annie, çalışma hayatında şirketlerin tercih ederek oluşturdakları iş organizasyonu insanın canına kastettiğinde, devletlerden önce oluşmuş en temel, en ilksel toplumsallaşmayı sağlayan yasağın delindiğinden yola çıkıyor; ‘Öldürmeyeceksin ve kimsenin hayatını tehlikeye atmayacaksın!’ ‘Onura saldırı’ diye bir suç tanımlanmışsa eğer, bunu her gün irademiz dışında, başkalarının kar amacına hizmet etmek için girdiğimiz ve gittikçe tamamen tek taraflı, tepeden inme belirlenen  işyerlerinde görmüyorsak eğer, nerede görüyoruz acaba? Annie’nin yaklaşımı, pek çok ülkede tıp, mühendislik ve hukuk jargonuna boğulmuş halk sağlığı ve işçi sağlığı alanını, billur bir su gibi bakılabilir, tanımlanabilir ve geçirgen olarak anlamak ve hayatımızdan bağlantılar kurmak imkanı tanıyor. ‘Moda’ bir konuda yazan bir ‘fransız’ olmamasına rağmen ve kitabı türkçeye tercüme edildikten sadece iki sene sonra bu kadar yoğun bir ilgi görmesini başka türlü açıklayamıyorum.

Dokuz yıllık fabrika işgalinin işçi sağlığı mücadelesine dönüşmesi ve biat etmeyen bilim
 
Pazartesi forumu’nda en çok ilgi gösterilen ve hakkında soru sorulan aktarım, Fransa’da asbestin yasaklanması mücadelesini doğuran, Amisol adlı bir asbestli şerit üreten fabrikanın kapatılmasına karşı 1974’de başlayan kadın işçilerin fabrika işgalinin, nasıl bir işçi sağlığı mücadelesine dönüştüğü idi. Fransa’da ikinci dünya savaşı sonrasında gerçekleşmiş en uzun, yani tam dokuz sene süren fabrika işgalinin, kampüs binasının asbest ile kaplı olduğu öğrenildikten sonra Paris/Jussieu üniversitesinden hocaların başlattığı halk sağlığı mücadelesi ile buluşunca oluşan gücü dinlemek etkileyici idi. ‘Halk’ın yokluğunda ve nesnesi ‘halk’ olarak tanımlanan uzmanlık alanı ‘halk sağlığı’, yatay bir ilişki içinde ‘halk’ ile buluşmuştu Amisol’de. İşçilerin iş süreçlerine ve sokak mücadelesine dair bilgileri, biliminsanlarının kavramsal ve kendi çalışma koşullarına dair eleştirel bilgileri ile birbirine kavuştuğunda ancak, Fransa’da asbestin yasaklanması, kurbanlarının belirlenmesi ve tazmin edilmesine dair mücadele başlayabilmişti. Hiçbir bilgi türünü birbirinin üstünde konumlandırmayan, aydınlanmacı ve seçkinci olmayan bir ‘bilgi tanımı’ ayrıca zihin açıcı, yüreklendirici, ve Türkiye’de de ‘kendi sınıfsallığı dışında herşey hakkında söz üreten’ orta sınıf kökenli muhalefetin içinde bulunduğu çıkmazları çıkarmak, açmazları açmak için önemli bir ders niteliğindeydi. 

Nükleer sanayi ve taşeron çalıştırma ile delillerin karartılması
 
Tematik olarak ne yazık ki artık bu coğrafyanın da geleceğini doğrudan ilgilendiren bir işkoluna ayrıca değindi Annie. Elektriğinin yüzde yetmişe yakınını nükleer santrallerden çıkaran Fransa’da, nükleer sektöründe işçilerin yaklaşık yarısını teşkil eden taşeron ve ödünç işçiler, işkolundaki mecburi radyasyonun yüzde seksenine maruz kalıyorlardı. Parçalara bölünmüş emek ile radyasyon dozajını yönetmek, radyason riskinin topluma olan toplam maliyetinin izlerinin de bölünerek, silinmesi anlamına geliyordu. Bu riskin gerçekten patladığı zaman neler olduğu Fukushima örneğinde anlatıldığında, Annie’nin ilk kitaplarından birinin ismi aklımıza geldi: ‘Sanayi toplumlarının diğer yüzü.’ Meğerse tsunami sonrası Fukushima Santrali’nden yayılan radyasyonu kontrol altına almak için çalışan, likidatör denilen işçilerin ciddi bir kısmınının istihdamı Japon mafyası Yakuza tarafından el altından evsiz barksız, yani bir ikametgah gösteremeyen ve kaybolduğu/öldüğü belli olmayan Japonlar arasından sağlanıyor ve Japon devleti bugüne dek  bu alandaki insan bedeline dair hiç bir resmi veri sağlamakla kendini mükellef hissetmiyormuş. ‘En azından Çernobil’da kaza ardından yaşanan can kayıplarının rakamları açıklanıyordu, Sovyet Rusya çözülmeye yakın daha büyük bir şeffaflık vardı radyasyonun toplumsal/küresel bedeli hakkında’ diyor Annie. Hala gerçek doğal âfetlerin yıkıcılığı belleğine, dinkitabına, kâbusuna kazınmış insan evlâdı, hala ‘afet’ kelimesini ‘doğa’ ile yanyana düşünen insanlık, ‘bağzı kerli ferlilerin’ bizzat elleriyle, beyinleriyle, biat eden bilimleriyle kurdukları iş organizasyonu sürecinin yan ürünü olarak dayatılan toplumsal felâketlerin boyutları ile yüzleşmeye hazır mı? Adını koyalım, o iş organizasyonun adı kapitalizm. Baş aktörü sermaye, ereği kâr, örgütlenmesi hiyerarşik, tabiatı riyakâr, temiz pak, marka giyimli, iyi kelam etmesini, oturup kalkmasını ve bilgiyi amaçlarına bükmesini biliyor. Bu kadar yakınımıza ve içimize girmiş olanı tanıyabilecek miyiz?

Vakıf üniversitesi emekçileri dayanışma ağı’nın çifte forumu
 
Pulları döküp, hâleleri atıp, ‘yakınımıza ve içimize girmiş’ olanı tanımak, yani bir nevi ‘içini dökmek’ arzusu, 10 Kasım ve 1 Aralık Vakıf Üniversitesi Emekçileri Dayanışma Ağı’nın forumlarında da ortak meseleydi. Türkiye’de ilk vakıf üniversitesi açılalı neredeyse otuz yıl geçmesine ve bugün sayıları toplam üniversitelerin yüzde kırkına, yani yetmiş küsüre, akademik, idari, destek kadrolarında çalışan sayısı en az yüzbin kişiye varmış olmasına rağmen, vakıf üniversitesi çalışanları ilk defa kendi çalışma koşullarını, davalarını, çalışma acılarını konuşmak için bir araya geliyorlardı. Gürül gürül döküldü içilerde sıkışıp kalmış sular. 
 
Bu çifte forumun toplanmasına imkân sağlayan bir kaç kilit olay vardı: Bilgi Üniversitesi’nin daha yasal değişiklikler gerçekleşmeden bir kâr amaçlı üniversite şirketi olan Laureate Education, Inc.’a devri sonrasında 2009’dan bugüne süren sendikalaşma haraketi, 2010’da Maltepe Üniversitesi’nde oluşan turnike karşıtı hareket, 2012’de Koç Üniversitesi’nde tam bir başarı ile sonuçlanan taşeron işçilerin işten çıkarmaya karşı direnişinin yarattığı tazelenme ve kaçak-sigortasız / yasadışı asistan çalıştırma pratiğinin diğer ismi olan Lisans Üstü Burslu öğrencilerin / eğitim asistanlarının farklı üniversitelerde (Bilkent, Yeditepe, Koç, Sabancı, Bilgi...) hayata geçirdikleri dayanışma ağları. Son beş senede vakıf üniversitelerinde ‘sözleşmeyi uzatmıyoruz’ bahanesi altındaki işten çıkarmalara ve kaçak çalıştırmaya dair hizmet tespit davaları da, karşılaştırmaya ve paylaşmaya gelecek kadar birikmiş ve davaları götürenler bu bireysel hukuki süreçlerin ‘kolektif bir anlam ifade etme ve emsal yaratma’ ruhunu taşıyorlardı (Bilgi, Maltepe, Okan, Doğuş...). Çoklu hukuk sistemi içinde, bir yanindan İş Kanunu’na tâbi bir işçi, diğer yandan İdari hukuk’a tâbi bir kamu personeli olan vakıf üniversitesi akademisyenleri, bir yandan kâr amaçlaması anayasaya aykırı olan kamu tüzel kişilikleri teşkil eden, ama diğer yandan da kurulan paravan şirketler, hizmet alımları ve sair pazarlama faaliyeti ile ticaret yapan bu yapıların içinde, ne deve ne kuş kalakalmışlardı. 
 
10 Kasım Forumu, yapıldığı İstanbul Tabip Odası’nın Vakıf Üniversitesi Emekçileri Dayanışma Ağı VÜEDA’ya tahsis ettiği yedi saat yetmediğinden, Gülhane Parkı’nda akşamın geç saatlerinde son buldu. Ve ikinci forumun aynı gündemle ve kararlaştırılan ortak işlerin iş bölümü yapılacak şekilde toplanılmasına karar verildi. İlk forum ‘kesmediğinden’, paylaşılacakları ikincisine sarkacak kadar canlı, dertli ve kendiliğinden akan bu forumlarda, dile getirilen çalışma koşulları, dava süreçleri ve örgütlenme deneyimleri vakıf çalışanlarının bugüne kadar ne kadar izole bir çalışma hayatı yaşadıklarını yüzümüze çarptı. Bu kadar birbirinden tecrit edilmiş çalışma koşullarına, ancak tekstil sektöründeki atölye tipi üretimlerde rastlanabilir herhalde. Fakat ‘yüksek öğretim sektörü’ Türkiye’de tekstil gibi inişte olan değil, yükselen ve kâr marjları yüksek bir sektör. (Boşuna dünyanın en büyük ikinci kâr amaçlı üniversite şirket zinciri olan Laureate gelip Türkiye’de Bilgi’ye yatırım yapmadı ya!) Bu tecrit halinin ise ne icra edilen mesleğin içeriği ne de herhangi bilim, eğitim, pedagoji ve üniversite tahayyülüyle yakından uzaktan ilgisi olmayan, gücünü başka yerlerden devşiren sermaye sahipleri ve onların akademisyen aracılarının kariyerine yaradığı ise açıktı. Ortak çalışma koşulları ve çalışma acılarımıza dair bilgi paylaşmak ve yatay ağlar kurmanın basit, önemli ve de etkili bir iş olduğunda hemfikir olundu. Maaşlar, çalışma saatleri, giriş-çıkış sınırlandırılmaları, bezdirme yöntemleri, üniversitelerdeki sermayenin yapısı/ilişkileri, sözleşmeler, devam etmekte olan davalar gibi konularda yatay bilgi alışverişinin sağlanması bir amaç olarak ortaya koyuldu.  Forum’da graph commons’u konuşturan sanatçı Burak Arıkan’ın, yeni işi vakıf üniversitelerindeki mütevelli heyetlerinin sermaye kurumları, şirketler, siyasi partiler ve birbirleriyle ilişkilerini gösteren bir ham veri olan ağ çalışması ‘Yüksek Öğrenim-Endüstriyel Kompleks’ işi de taze taze ve yerinde incelendi. [bkz: http://burak-arikan.com/ozeluniversiteler/]
 
Emsal davalar ve örgütlenmeleri paylaşarak, alternatif bir bilgi akışı kurmak
 
Her haziran ayında, yüzlercesi ‘sözlemenizi uzatmıyoruz’ gibi küstahça bir tutumla işten çıkarılan vakıf üniversitesi çalışanının, bu tepeden inmeci tavırlara karşı ellerinde hiç de küçümsenmeyecek hukuki ve fiili imkanların olduğu, yürütülen emsal davalar, bunlara forum sırasında uzman iş ve idari hukukçuları tarafından verilen mütâlalar ve örgütlenme anektodları üzerinden açıkça ortaya serildi. Koç’da sokak mücadelesi ile tüm işten çıkarılan işçiler işe iade edildiği gibi, bir de orta vadede emeğin çalışma koşullarına katılması anlamına gelen günümüz şartlarında istisnai bir yapı olan ‘Taşeron İzleme Komitesi’ getirilmişti. Bilgi’de sendikalaşma çoğu zaman fetişleştirilen toplu iş sözleşmesi için gerekli olan barajı aşamasa da, çalışılan sendika her açıdan müthiş yetersiz olsa da, çalışanlar birlik olabildikleri zamanlarda, ciddi kötüleşmeler getirilen yeni sözleşmelere imzaların atılması da, seksen küsür günlük bir çadır eylemi sonunda sendika aktivisti temizlik işçilerinin dördünün işe iadesi de  sağlanmıştı.
 
 Forumda en yoğun duygularla paylaşılan konu ise, pek çok emek-odaklı dayanışmaya, zaten beklenilebileceği gibi doğrudan ‘zaten tarafı belli’ işverenler, üniversite sahipleri veya üst düzey yöneticiler tarafından değil, dolaylı olarak profesyonel hayatında ‘emek, sendika, eşitlik, demokrasi, insan hakları, toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri, örgütlenme özgürlüğü, İş Hukuku, hukuk felsefesi, şiir, toplumsal muhalefet, özgür basın, milliyetçilik, ırkçılık, azınlıklar...’ gibi ince toplumsal meselelerle iştigal etmeyi, bunlardan ekmeğini ve toplumsal itibarını kazanmayı tercih eden meslektaşlarımız tarafından  taş koyuluyor, sonra da bu taşların kendi kariyer yollarını döşemek için kullanılıyor olmasıydı. Üniversite dışındaki toplumsal konularda ‘muhalif kimlik’ kartı gösterip, içeride çalışma koşullarına dair haksız, hukuksuz, eşitsizlikler ve çalışma kahrı yaratan iktidar uygulamalarında en iyi ihtimalle arabulucu, çoğu zaman da  iktidar icraatçısı olarak rol oynayan ciddi ve işlevsel bir kesim olduğuna ve bu kesime karşı yeni ve tutarlı bir dil oluşturulması gerekliliğine dair hemfikir olundu. Eşitlik ve demokrasi konularına, üniversitenin kendi çalışma koşullarındaki dönüşüme dokunmadan, elini taşın altına koymadan temas etmenin imkansız olduğundan bahsedildi. ‘Akademiye son dahil olanın canı çıksın’ diye özetlenebilecek bir istihdam yapısının, lisans üstü burslu öğrenci, eğitim asistanı, 50D’li asistan, ders saati ücretli öğretim görevlisi adları altında gittikçe daha fazla genci aşırı güvencesiz çalışma koşullarına mahkum ettiğine dair, dudak uçuklatacak örnekler verildi. Tüm bu çalışma kahrını görmezden gelmeyi veya ‘işin tabiatı gereği olağan’ göstermeyi sağlayan alana has unsurlar arasında, akademik eril ego, performans/proje rekabetçiliği ve mesleki otizmden bahsedildi. Üniversitelerin kendini toplumüstü, ekonomik sorunlar üstü konumlandırmasında, akademik şık bir halenin arkasına saklanabilmesinde, zihni tecriti sağlayan bu otizm ve tutarsızlıkları normal gösteren bu şizofreniye maruz kalmanı nasıl asıl ‘çalışma kahrını’ oluşturduğu paylaşıldı.
 
Bu sularda yüzmek isteyenler için, artık vakıf üniversitesi emekçileri dayanışma ağı VÜEDA’nın 4 Ocak’tan itibaren, İstanbul Eğitim-Sen 6. Üniversiteler Şubesi’nde her ayın ilk Cuma günü saat 19’da düzenli toplantıları, İstanbul İşçi Sağlığı İş Güvenliği Meclisi’nin www.yanginkulesi.org’da yayınlanan toplantı mekanında her ayın son Cumartesi günlerinde aylık meclis buluşmaları, iş kazalarında hayatını kaybedenlerin ailelerinin ise her ayın ilk Pazar günü saat 13.00’da Galatasaray Lisesi’nin önünde Vicdan ve Adalet nöbeti olduğunu not edelim. Sular uzaktan anlaşılması zor, katılması yüreği dirilten bir dinginlik, doğallık ve billurlukla akmaya devam ediyor. 

Bir+bir, Aralık 2013