Çevrecinin daniskası olmamak lazım!

Bu yazıda çevreyi, doğayı, ekolojiyi ve yakın zamanımızda olan bitenin geleceğimize etkilerini konuşacağız.

Bitkilerden başlayalım. Bitkiler, oksijen üreten canlılardır. Bitkiler olmasaydı ne hayvanlar ne de insanlar dünyada yaşayabilirdi. Hepimiz boğulurduk. 1 dekar şekerpancarı 3 dekar çam ormanının ürettiği oksijeni üretir. Demek ki; şekerpancarı üretimine kota uygulamamak lazım. Büyümüş bir gürgen ağacı 50 insanın bir günlük ihtiyacı olan oksijeni sağlar. O halde, ağaç da kesmemek lazım!

Bitkiler diğer canlılar gibi yürüyemez. Bu nedenle dişi ve erkek bitkiler bir araya gelemez. Çiftleşemez. Üremek için otlar ve bazı ağaçlar rüzgardan faydalanır. Bazıları da üremek için böcekleri aracı olarak kullanır. Çekici, güzel çiçekleri ve kokularıyla böcekleri cezp eder, kendilerine çekerler. Onlara severek yiyecekleri tatlı nektarları sunarlar. Böcek, bu nektarı emebilmek için çiçeğin en dibine kadar iner/dalar. Bu dalış esnasında tüm vücudu polenlerle kaplanır. Polenler veya çiçek tozları bitkilerin spermleridir. Daha sonra bu böcek biraz daha nektar yiyebilmek için  bir başka bitkinin çiçeğine uçar ve konar. Böcek aslında farkında olmadan, nektarı emmeye çalışırken, bir önceki çiçekten aldığı polenleri yeni geldiği bitkinin dişi organına, yani tepeciğine bırakır. İşlem böylece tamamlanmış olur. Bitki döllenmiştir ve artık tohum ve meyve verebilir. O zaman bitkilerin üremelerini engelleyecek yapılaşmaya da gitmemek lazım.

Sulak alanlarda başka bir yaşam vardır. Suyun içi ve dışı başka yaşamları var eder. Fakat bu yaşam suyun kendi iç döngüsüyle ilgili değildir yalnız. Suyun iç döngüsü dışarıya bağlıdır. Dışındaki diğer canlıların yaşamasına olanak sunar.

Su kenarları suyun içinde yetişen yüksek otlarla çevrilidir. Bu sazlıklarda yüzlerce hayvan türü yaşar, dinlenir ve uyur. Bu sakin sudaki suların saplarına balıklar yumurtalarını bırakır veya aralarına saklanarak düşmanlarından korunur. Ormanlarda ve yakın yerlerde yaşayan hayvanlar gelir su içer ve serinlemeye çalışır. Su onlara yaşam iksiri olur. Su diplerinde taş gibi, hareket etmeyen midyeler bulunur. Midyeler yorulmadan, sürekli içine su alıp verir. Bunu yaparken kendilerini besleyen minnacık bitkiler ve hayvanları içine alır böyle beslenir. Midyelerin böyle beslenmesi suyun temizlenmesine de yardımcı olur; yani midyeler tıpkı arıtma tesisi gibi çalışırlar. Ayrıca midyeler acı/tuzlu suda yaşayan balıkların yumurtalarını bıraktığı yerdir. Balık yumurtaları midye içinde iyi korunarak gelişir ve yüzmeye başladığında oradan çıkar. Deniz ve kara canlıları için de, suların özgür akması lazım!

Eskiden insanlar doğayı düşünen, yaşayan ve ilişki kuran bir canlı olarak görürdü. Şimdi algı değişti. Doğa, ilk kez kapitalizmle birlikte kendisi için var olan bir güç olarak algılanmaktan çıktı.

Yine eskiden devlet çevreyi, ekolojiyi korur ve kollardı. O zamanlarda  çevreden sorumlu bir bakanlık yoktu. Şimdi Çevre Bakanı var. Çevre Bakanlığı’ndan doğayı korumak için halk seferberlik ilan etmiş durumda. Akarsular üzerindeki HES’ler, en verimli ovalarda Termik Santraller, Yaylalar ve meraların üzerinde Rüzgâr Enerji Santralleri, Türkiye yüzölçümünün yüzde 54’ünde yapılan maden aramalarına karşı halk teyakkuzda. Teyakkuzdaki halka, “çevrecinin daniskası biziz” diyen bir hükümetimiz var; o da, doğa tahribatını engelleyen Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporlarına gerek yoktur, diye yasa çıkarmaktadır. Görüldüğü üzere izler birbirine karışmış durumda. Demek ki, çevrecinin daniskası olmamak lazım. Ekolojist olmak lazım!

Edip Cansever usta bakın ne güzel söylemiş.

“İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
Suyunda yüzen balığa
Toprağını iten çiçeğe
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine
Konya’nın beyaz
Antebin kırmızı düzlüğüne benzer”

Tabii ki, insanın yaşadığı yere benzemesi önemli. Ancak yaşadığın yerin ekolojisini bozmadığın, koruduğun ölçüde ona benzersin. Kültürünü yaşatır, kültürüyle yaşarsın.