Çalışma hasarları - Barış Gönülşen

Kapitalist çalışma işçi açısından bir tercih değil, zorunluluktur. “İsteyen çalışır, istemeyen çalışmaz” ifadesi çalışma koşullarından rahatsız olan işçilerin patronların ağzından sıkça duyduğu bir sözdür ve esasen bir yalandan ibarettir! Kapitalizmde çalışmak işçi için bir zorunluluktur, çalışmadan yaşamını sürdürmek, ihtiyaçlarını karşılayabilmek işçiler açısından olanaksızdır. Her işçi bu gerçeği yaşar ve kendi yaşamından bilir. Dolayısıyla “emek süreci” dediğimiz olgu, işçinin sosyoekonomik bir zorunluluk olarak kendi yaşam enerjisini paraya çevirmesinin kabulüdür. Biz işçiler, yaşamaya devam etmek için yaşam enerjimizi patronların yönettiği üretim sürecinin gereklerine koşanlarız. İşçi kapitalist emek sürecinde zamanını, kuvvetini, enerjisini, yaratıcılığını, sağlığını kapitalistin hizmetine koşar. İnsan olmaktan kaynaklanan tüm bu sayılan öz nitelik ve vasıflarını ücret karşılığında değiş-tokuş etmek zorunda kalır. Dolayısıyla kapitalizmde işçi olmanın bir diğer anlamı, emek sürecinin yarattığı hasarlara maruz kalmaktır.
 
Ülkemizde ve dünyada “işçi sağlığı ve güvenliği” alanının giderek daha fazla gündeme gelmesinin temel nedeni, birincisi hem giderek daha fazla işçinin kapitalistlerce işe koşulması, ikincisi hem de giderek daha fazla işçinin kapitalist açısından daha verimli (işçi açısındansa daha yorucu ve tüketici) biçimde işe koşulmasıdır. İşçi sömürüsündeki mutlak ve göreli olarak artış, işçi sağlığı ve güvenliği alanında da emeğin korunması ihtiyacını mutlak ve göreli olarak arttırmaktadır. Tek tek işçilerin ve bir bütün olarak işçi sınıfının kapitalist emek süreçlerine maruz kalmaktan kaynaklı hasarları artmaktadır.
“Hasar” kavramını hem kayıp hem de yara anlamında geniş içerimiyle kullanmakta fayda görüyoruz. Genel eğilim, hasarın en büyük olduğu ve dolayısıyla da en görünür olduğu yerden başlayarak bir toplumsal duyarlılığın oluşturulmasıdır. Bu açıdan işçi ölümleri (kapitalist iş cinayetleri) Türkiye’de de giderek daha fazla gündem olmaktadır. İşçilerin yaşamlarını sürdürmek için zorunlu olarak çalıştıkları kapitalist işler nedeniyle yaşamlarını yitirmeleri kadar bariz ve kör gözüm parmağına bir çelişki yoktur ve olamaz. “Yaşamak için ölmek” bir slogan değil, acı bir işçi sınıfı gerçeğidir. İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin ve işçi ailelerinin son dönemdeki mücadelesiyle bu gerçeğin değiştirilmesi yönünde bir basınç oluşmaya ve toplumsal/siyasal/sendikal duyarlılık artmaya başlamıştır. Ancak bu alanda da yolun henüz daha başında olduğumuzu ve işçi sınıfının bilinç, eylem ve örgütlenmesi bakımından iş cinayetlerine karşı dişediş bir varoluş mücadelesinin henüz geniş işçi kitleleri içerisinde yaygınlaşarak bir sınıf gündemi haline gelmemiş olduğunu tespit etmeliyiz. 
 
Kapitalist çalışma hasarları açısından iş cinayetlerinden sonra gelen ikinci başlık meslek hastalıklarıdır. İş cinayetleri, burjuva hukuk sisteminde adli bir vaka olması niteliğiyle saklanması ve üstü örtü örtülmesi daha zor bir gündemdir. Ancak aynısı meslek hastalıkları için söylenemez. Son dönemde meslek hastalıkları kısmen kot kumlama işçilerinin kapıldığı slikozis hastalığı nedeniyle gündem olmuştur. Bunun gündem olması da birincisi bu hastalıkların ölümle sonuçlanması, ikincisi bu ölümlerin kısa vadede gerçekleşmesi, yani genç yaştaki işçi ölümleri olması nedeniyledir. Burada da ne yazık ki sınıf duyarlılığı, bilinci, örgütlenmesi ve mücadelesi açısından darın da darı bir “olgusallığın” hâkim olduğu söylenebilir. Kapitalist çalışma yasaları açısından baktığımızda bilinçli bir saklama ve örtmenin olduğu, örneğin 2011 yılı SGK istatistiklerinde meslek hastalığı sonucu ölümlerin sayısının 10 olarak tespit edilmesinden de görülebilir. Gerçek sayı, meslek hastalıkları alanında uluslararası sınıf kazanımları sonucu elde edilen normlar gözüyle bakıldığında yüzbinlerle ifade edilebilecek düzeyde olsa gerektir. Bizzat Türkiye burjuvazisi ve devleti de, bu istatistiklerin dünya normları açısından olağanüstü düşük sayıda olduğunun farkındadır ve ele güne karşı, küresel bir makyaj ihtiyacıyla Çalışma Bakanı “önümüzdeki yıllarda bu sayıyı yükseltmek istediklerini” beyan etmiştir. Son dönemde Ankara’daki Ostim İşçi Sağlığı Meclisi’nin galvaniz alanındaki çalışmaları ve yine İstanbul’da diş teknisyenlerinin konuyla ilgili çalışmaları anlamlı girişimlerdir. Ancak ne yazık ki henüz meslek hastalıkları konusunda gerek var olan sendikaların, gerekse de işçi sınıfı mücadelesi içerisinde yer tutmak isteyen siyasi parti ve örgütlerin gerekli çalışma, aydınlatma ve mücadele enerjisine sahip olduklarını söylemek mümkün değildir. Cümleye “işçi sağlığı ve güvenliği” diye başlayan öznelerin ilk ve genellikle tek aklına gelen iş cinayetleri olmaktadır. Oysa meslek hastalıkları, her bir sektör ve çalışma alanına içkin bir özellik taşımaktadır. İşçiler çalıştıkları için hastalanmakta, sağlıklarını kaybetme pahasına çalışmayı sürdürmektedirler. Burada da kanıksanmış ve öğrenilmiş, sorgulanmayan ve içselleştirilmiş bir durum söz konusudur. Kapitalist iş cinayetlerinde nasıl “yaşamak için ölmek” kabul ediliyorsa, meslek hastalıklarında da benzer bir çelişki yaşanmaktadır. Meslek hastalığı söz konusu olduğunda, işçi sınıfı bir bütün olarak eğer meslek hastalıklarına karşı eylemler gerçekleştirmiyor, meslek hastalıklarına karşı mücadeleyi yükseltmiyor ve özel olarak örgütlenmiyorsa, burada aslında “yaşamak için daha az yaşamak” kabul ediliyor demektir. 
 
“Yaşamak için ölmek” ve “yaşamak için daha az yaşamak” kadar üzerinde durulması gereken bir diğer husus ise belki de işçilerin “yaşamak için yaralanmak” zorunda kalmalarıdır. Ölüm veya kısa/orta/uzun vadede ölümle sonuçlanacak meslek hastalıkları kadar ve belki de bunlardan daha önemli ve aslında ayrımsız bütün işçi sınıfını kesen gerçek, “yaşamak için yaralanmak” zorunda kalmaktır. Kapitalist çalışmanın ayrılmaz ve kaçınılmaz sonucu, işçinin duygusal/psikolojik/fiziksel/toplumsal olarak yaralanmasıdır. Yaralanmadan kasıt işçinin bir yerini kesmesi değil, kapitalist çalışmanın beraberinde getirdiği olumsuz sonuçların tümüdür. Bu konunun bir yönü son dönemde mobbing (bezdiri) vakalarıyla birlikte gündem oluşturmaya başlamıştır. Ancak kavramsal olarak henüz kabul görmemiş durumda olan çalışma yaraları, iş cinayetlerinin ve en iyi halde bile meslek hastalıklarının ardından en son sırada gelmektedir. Bu konuda henüz dünya çapında işçi sınıfı ileri mücadele örnekleri yaratmış ve bunları yaygınlaştırmış değildir. Bilinçli tepkilerin de yine henüz örgütlü bir biçim aldığı söylenemez. Ayrımsız her işçinin yaşadığı ve işçi olma halinin kendisinden kaynaklanan çok çeşitli sorunların genellikle “ücret” hesabının altında ezildiği ve yok sayıldığı görülmektedir. Örgütsüz işçi kitleleri için de, sendikalar için de geniş anlamıyla böyle bir sorun yok sayılmaktadır. Oysa doğada ve yaşamda hiçbir şey varken yok olmaz. Varsın çeşitli sendikalar ve işçi örgütleri “bizim sektörümüzde işçi sağlığı ve güvenliği sorunu yok” diyedursun, kapitalist çalışmanın yaraları kendi varlığını öyle veya böyle, değişik kılıklar altında göstermektedir. İşçiler stresten işsizlik ve aşırı çalışma intiharlarına, depresyondan kişilik bozulmalarına, yabancılaşmadan amaçsızlaşmaya, sebebi anlaşılamayan enerji yitimlerinden tatilde bile çalışma temposundan kopamamaya, nedensiz kalp hastalıklarından kronik (u)mutsuzluklara, psikolojik iniş- çıkışlardan özgüven sorunlarına dek dev bir yoksunluklar deryasına itilmektedirler. Kapitalist çalışma hasarlarının en yaygın ve kitlesel belirtisi olarak çalışma yaraları, başlı başına bir mücadele alanıdır ve aslına bakılırsa yaşamın yeni baştan kurulması zorunluluğunun, işçi sınıfının yeni bir yaşam ihtiyacının çağrısıdır. 
 
Barış Gönülşen – İstanbul İşçi Sağlığı Ve İş Güvenliği Meclisi Üyesi