İstanbul Üniversitesi (İÜ) Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi'nde işçi sağlığı ve iş güvenliği uzmanı olarak, hastanede yaşanan sorunlara karşı mücadele ettiği için işten atılan taşeron işçisi Cemal Bilgin'le konuştuk. Bilgin İÜ yönetiminin hak arama mücadelesine düşmanlığına ve sendikal bürokrasiye dikkat çekerek, iş kolu farkı gözetmeden işçi sınıfının birlik olarak mücadele etmesi gerektiğini vurguladı.
- Sizi tanıyabilir miyiz?
Adım Cemal Bilgin. İstanbul Üniversitesi (İÜ) Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi'nde hasta bakıcı olarak çalışıyordum. 10 yılı geçkin olarak çalışıyordum hastanede. En az 10-15 tane taşeron firma değiştirdim. Haksızlık, hukuksuzluğa karşı sürekli hangi firma gelirse gelsin, hangi firmanın usulsüzlüğü varsa hep dile getirdim ve dile getirmeye devam ediyorum.
Geçen günlerde hastaların ve çalışanların ortak yemek yediği yemekhanedeki yemeklerden dolayı besin zehirlenmesi yaşandı. Ben de işçi sağlığı ve güvenliği baş temsilcisi olduğum için “bunu araştıralım” dedim. İlk önce taşeron firmaya gittim, iş sağlığı ve güvenliği uzmanına gittim. Onlar duyarsız kaldılar. Ben de hastane yönetimine gittim, baş hekimimize gittim. Hastane yönetiminde müdür olan İbrahim Öztürk beye söyledim: “Çalışanlarda böyle bir besin zehirlenmesi var, acile, polikliniklere başvurmuşlar bilginiz var mıdır?” Bana “Hayatınız boyunca yiyemeyeceğiniz yemeği ben size sundum. Yedi çeşit yemek yiyorsunuz. Nankörlük yapmayın” dedi. İbrahim bey de çalışanların ve hastaların ortak yemek yediği yemekhanenin sorumlu müdürü. Ben bunu biraz daha araştırdım. Arkadaşlar laboratuvara dışkı tahlili vermişler. Sonucun netleşmesini bekledim. O arada yine boş durmadık. Halk sağlığına gittim, profesörlere gittim. Daha sonuç çıkmadan bana şunu söylediler: “Cemal burada yüzde yüz besin zehirlenmesi var. Ama yine de hastaneden bunu araştırmak lazım.”
Ben biraz daha bu işin üzerine düştüm. Bu arada tehditler gelmeye başladı. Ben araştırmaya başlarken “seni işten çıkartacağız” demeler, tacizler, bağırıp çağırmalar, “Cemal rahat dur, hakkında şikayet var”... “İşimle ilgili mi” diye sordum. “Yok işinle ilgili değil, sen her şeye burnunu sokuyormuşsun, ayak bağı oluyormuşsun, hastane yönetimi öyle söylüyor.” “Bir yerde haksızlık, hukuksuzluk varsa ben bunu gündeme getirdim” dedim. Birkaç gün sonra tahlil sonuçları çıktı. Tahlil sonuçlarında beş arkadaşımızda besin zehirlenmesi ve salmonella bakterisi olduğu ortaya çıkmış oldu. Ben bunları arkadaşlara söylediğimde arkadaşların haberi yoktu, arkadaşlara söylenmemiş. Bir hekime gitmişler, “senin bir şeyin yok, soğuk algınlığın var” diyorlar. Besin zehirlenmesi olduğunu söylemiyorlar, gizliyorlar. Dahiliye bölümündeki hekimler “eve gidebilirsin, sıkıntın yok” diyorlar. Ben de tahlillerde bir eksiklik var mı diye tereddüt ettim. Tekrar sorduğumda “Kesinlikle besin zehirlenmesi, bunu açıkça söyleyebilirsin” dediler. Ben de basına ve kamuoyuna dile getirmeye başladım. Çünkü hastane yönetimi saklıyor, taşeron firma saklıyor, bazı hekimler de tehdit edilmişler onlar da saklıyor. Ben şimdi kime gideceğim o zaman, soruyorum. Basında ve kamuoyunda farkındalık yaratayım diye duyurdum.
Gerçekten besin zehirlenmesi olduğu gündeme geldi. Bir arkadaşımız bayram arifesi öncesi tatile gitti. Ben telefon açtım, laboratuvar tahlilinin temiz çıktığını söyledi. “Bendeki sonuç farklı” dediğimde şaşırdı, tahlil sonucunu benden öğrenmiş oldu. Başka bir arkadaş da aynı şekilde. Tahlil sonuçlarında salmonella bakterisi yazmıyordu. Bendeki tahlil sonucunu gösterdim. Benden öğreniyor düşünebiliyor musunuz? Hastane yönetiminin araştırması gerekirken, benden öğrendiler. Başka bir kadın işçimiz de benden öğrenmiş oldu. Bir, iki kişiyi de kandırmışlar. Onlar “Biz hastanede yemek yemedik” diyorlar. Mikrobiyoloji laboratuvarındaki hocalar “Herkesin aynı yerde yemesi gerekiyor ki bunlar zehirlensin” diyor. Zaten bunların hepsi birbirine yabancı, aynı ortamda yemeleri lazım ki zehirlensinler. Böylece dışarıda zehirlendikleri iddiası boşa düşüyor. Fox TV'ye çıktığımda kanal rektörlüğü arıyor. Basınla ilişkiler bölümündeki Ergün Yolcu “2500 kişinin yemek yediği yemekhanede 5 kişinin zehirlenmesi istatistik değildir” diyor. Zehirlenmeyi reddediyor. Profesörlere danıştığımızda sağlıkta istatistik olmaz diyorlar. “Bir çamaşır makinesi, bir buzdolabı, bir ütü değildir. Sağlıktır, insandır” diyorlar. “İnsanda istatistik koyamazsın” diyorlar. “Bir kişi de olsa araştırırsın” diyorlar. Sağlık politikalarının geldiği nokta da budur aslında. Yöneticiler sağlığı bile işletme mantığıyla yönetiyor. Biz buna karşıyız tabi. Ben bunu dillendirdiğim için işten atıldım.
- Resmiyette işten atılma nedeniniz ne olarak geçiyor?
25/2 maddesinden beni çıkardılar. Ahlaksızlık, hırsızlık, kamuya zarar vermek, kurumun itibarını zedelemek, taşeron firmanın itibarını zedelemek... Hadi itibarını zedeledim, bağırdım çağırdım. Ben keyfimden mi bağırıp çağırmışım? Kamuya zarar mı vermişim, malını mı çalmışım? Asıl kamuya zarar verenler kendileridir. İşçinin maaşını, yol parasını, yemek parasını kesenlerdir. İşçi çıkartanlardır. Bundan yaklaşık 3 sene önce bizim onayımız dışında yol paraları kesildi, maaşlarımızdan kesinti oldu ve bizi tehdit ettiler. Rektör yardımcılarımız toplantı yaptı. O zaman bine yakın çalışandan en az 300 kişiyi işten çıkaracaklarını söylediler. “Biz işçi çıkartılmasına da, yol paramızın, maaşımızın kesilmesine de karşıyız, biz direneceğiz, mücadele edeceğiz” dedik. Rektör yardımcısı bize şunu dedi: “O zaman bunu durdurabilmeniz için çok mücadele vermeniz, eylem yapmanız gerekiyor, yoksa yukarıdan talimat var.”
Bizim yol paramızı ve maaşımızın yüzde beşini kestiler. Biz de arkadaşlarla paraları kesemezsiniz diye dilekçe topladık. Mahkemeye gittik, bin kişiden fazla insan dava açtı üniversiteye. Davalar iki sene sonra sonuçlanmaya başladı. Çalıştığı döneme göre kimisi 5 bin, 10 bin, 30 bin lira... Ondan sonra biz “Hainlik yapmışız, kamuyu zarara uğratmışız, kamuyu rencide etmişiz”... Burada suçlu işçiler midir, üniversite yönetimi midir sormak lazım. Ama maalesef ülkemiz bu halde.
İki arkadaşımız hastanede iş kazasından öldü. Birisi Zafer Açıkgözoğlu, birisi de Serkan Borucu'ydu. Zafer Açıkgözoğlu temizlik işçisi. Görevi olmadığı halde İSKİ'nin yapması gereken işi temizlik işçisine yaptırdılar. Serkan Borucu çalışan bile değildi, bir hocanın tanıdığıydı. Klima tamiri yaparken 6. kattan düşüyor, klima da başına düşüyor. Bu arkadaşımız öldü, hesap bile sorulmadı. Bu bizim hastanemizde yaşandı. Hastanede onlarca kişi kalp krizi geçiriyor, eklem rahatsızlıkları çekiyor. Hep görevleri olmayan işler yaptırıldığı için. İş sağlığı ve güvenliği eğitimleri tam olarak verilmiyor. Bunları söylemek, hak aramak suç mu yani? Ama memlekette maalesef OHAL bahanesiyle yöneticilere iyice güç kuvvet geçti.
- İşten atıldığınızda eylemleriniz de OHAL gerekçesiyle yasaklanmaya çalışılmıştı...
Tabii. Haftanın beş günü eylemlerimizi sürdüreceğimizi söylemiştim. Onlarca çevik kuvvet geldi, ben tek başımayım. “Seni buradan kaldıracağız, valilikten, terörle mücadeleden talimat var, kalmana izin vermeyiz, çevreye zarar veriyormuşsun” dediler. Ben de oradaki yüzlerce pankartı gösterdim. “Özel firmaların pankartları her yerde asılı, onlar çevreye zarar vermiyor da benim burada işçi haklarını aramak için astığım pankart mı çevreye zarar veriyor” dedim. “Bu hak, hukuk, adalet bir gün size de lazım olacak” dedim. Buradan doğru kitlesel bir mücadele olması gerekiyor. Örgütlü bir toplum olması gerekiyor. Burada sendikalara da büyük pay düşüyor ama sendikalar da güvenilirliğini kaybetti.
- Direnişinizde sendikaların tutumu nedir?
Bana Sağlık Emekçileri Sendikası (SES), Türk Tabipleri Birliği (TTB), Eğitim Sen sahip çıkıyor ama benim üyesi olduğum DİSK'e bağlı Genel-İş sendikası sahip çıkmıyor. Düşünebiliyor musunuz? Başkanın yanına gittik ben sabıkalıymışım, benim bir ton evrakım varmış karakolda, yönetimde, rektörlükte... Ben bu eylemleri babamın hayrına yapmadım ki.
- Hakkınızda soruşturma var diye sendika destek olmuyor yani?
Aynen öyle. Benim soruşturmam çokmuş, ben çok bağırıp çağırıyormuşum, sendikadan habersiz eylem yapıyormuşum... Bir sorun, sıkıntı varsa tabii ki eylem yapacaksın. Mahkemeye gidip sonuç almadan bekleyeyim mi? Sana bir taciz varsa, bir baskı varsa bunu nasıl püskürteceksin? Örgütlü mücadelenle, sendikanla püskürteceksin. Bunların hepsi de başarıya ulaşmıştır. Bizim yaptığımız eylemlerin hepsi başarıya ulaşmıştır, sonuçlanmamış eylemimiz yoktur Çapa'da. Bu gerçekten takdire şayan bir mücadeledir. Övmek için söylemiyorum. İşçisinden öğrencisine, hekimine, hastasından hasta yakınına kadar örgütlü bir mücadelemiz var bizim. Sendikaların gelmemesi... Sendikanın anlamı nedir, tüzükten okusunlar bunu. Bir işçinin sabıkası varmış, soruşturması varmış diyerek bu eyleme destek vermemesi ne demek? Pankarttan ismini sildirmek ne demek? Ben bunu dillendirmiyordum. Bu saatten sonra artık yeter dedim bunu dillendireceğim. Polis geliyor “Sana sendikan da sahip çıkmıyor” diyor. Oradaki yönetici geliyor “sana sendika sahip çıkmıyor” diyor. Kapıdaki insan soruyor “Senin sendikan yok mu, sendikalar nerede?” diye. Düşünebiliyor musunuz oraya sendika önlüğü ile gelmeye korkuyorlar. Sendikanın kuruluş amacı işçiye sahip çıkmak değil midir? Sen o zaman patronların lehine bir sendika olmuşsun. Utanılacak bir durum.
Kimle karşılaşsam “Cemal senin sendikan yok mu?” diyor. Sendika da patron sendikası olmuş. Bir de DİSK bu... “Şanlı tarih” diye bahsediyorlar, ihanet tarihini de anlatsınlar. İşçileri bölmek, parçalamak sendikanın görevi değildir. Bu görev aslında patronların görevidir. Sendikalar o görevi üstlenmiş. Genel-İş İstanbul 1 No'lu Şube Başkanı Mehmet Pehlivan'la görüştüm “Biz diyalogla, masa başında iş çözmeye çalışıyoruz, bizim mücadele anlayışımızda eylem yapmak, çadır kurmak, bağırmak çağırmak yoktur” diyor. Bana “sen sendikal dili konuşmuyorsun” diyor. Böyle bir şey olabilir mi? Bunu da yaşayarak gördük. Haklı mücadelemizden de geri adım atmayacağız.
Bir grup arkadaşımız sendikaya gitti. “Sakın sendikanın önlüğünü giymeyin” demişler. Ne kadar aciz bir durum, böyle bir şey olabilir mi? “Önlüğü giyersen sizi üyelikten atarım” diyorlar. Bir sendikaya bu yakışıyor mu? Sendikanın bana şikayeti de ben sendikaya çok eleştiri yapmışım, dedikodusunu yapmışım, sendikaya küfretmişim... Sendika sahip çıkmıyorsa işçi küfür de eder. Diyorum ki “Gelin işçilerle örgütlenme toplantısı yapalım, bilinçlendirelim”, gelmiyor. Böyle bir şey olabilir mi? “Dava aç” diyoruz, açmıyor. Sen o zaman niye sendikacılık yapıyorsun? Böyle bir durum var. Biz de mücadelemizi sonuna kadar sendikaya rağmen, patrona rağmen, her şeye rağmen sürdüreceğiz. Adalet de hukuk da gerçek sendika da işçilerin olacak. Ben buradan işçilere söylüyorum. Kesinlikle korkmasınlar.
Bir de iş kolu sendikacılığı bitmiştir artık. İnşaat iş koluymuş, enerji iş koluymuş... İşçi işçidir. İşçilerin bir araya gelerek patrona karşı, zalime karşı birleşmesi lazım. İş kolu sendikacılığı demek din, dil, ırk, mezhep, cinsiyet ayrımı yapmak gibidir bu saatten sonra. Patronlar nasıl birleşip işçi sınıfına savaş açıyorsa işçiler de birleşmelidir. Birleşip öyle savaş açmak lazım çünkü biz dağınığız. Patronlar bu işin kurnazlığını öğreniyor, bizim de öğrenmemiz lazım. Eğitimleri, bilinçlendirmeyi, örgütlenmeyi kim anlatacak? Sendikalar anlatacak. Ama bugünkü eyleme bakıyorsunuz sendikanın önlüğü yok, ismi yok, korkuyor. “Sendikayı eleştirme, sendikalar zaten yerin dibinde” diyorlar. İşçiye sahip çıkmayan sendika yerin dibine girsin. Mücadele veren yeni sendika anlayışı filizlensin. Bunlar yerin dibine girmediği sürece işçiler de toprağa gömülü kalır.
- Son olarak işçilere, emekçilere söylemek istediğiniz bir şey var mı?
Dediğim gibi işçilerin birleşmesi lazım. “Benim olsun, koltukta ben oturayım” değil. O koltuğun artık olmaması lazım. Sokaklarda meydanlarda örgütlenme ve mücadele lazım. Öğrencileri ayırmamak lazım, memuru, işçiyi ayırmamak lazım. Dik ve omurgalı durarak, mücadeleyle tüm işçilerin yan yana gelmesi lazım. Başka çaresi yok. İşçiler yan yana gelmediği sürece hiçbir kazanım olmaz. Biz Ankara'ya 30 işçi gittik, hepsi kendi oy verdiği partinin milletvekiline uğradı. Hep beraber gidelim. Ayrılınca parçalanıyorsun, az gözüküyorsun. Meclis öyle vasıfsız bir hale gelmiş ki... Biz mücadeleyi daha da büyütsek, alttan bir mücadele yürütsek, fabrikalarda, iş yerlerinde, mahallelerde, sokaklarda, inan ki ne OHAL kalır ne de patronların lehine kararlar çıkar. Eski sendikacılık anlayışının değişmesi lazım. Sendikalar bugün bakıyorsun, sosyal medyadan “şöyle yaptık, böyle yaptık” diye paylaşımlar yapıyorlar. Kaç kişi tıklamış, kaç tane beğeni olmuş, böyle bir sendikacılık olabilir mi? Herkes yazıp çiziyor. Yazmayı çizmeyi bir kenara bıraksınlar yan yana gelsinler. Başka bir çaresi yok.