Kamil Kartal 1972’de işçi olarak çalışmaya başladığından beri Türkiye’de sınıf hareketi içerisinde militan, örgütleyen ve yönetici olarak yer almış bir isim. Genel-İş, Genel Hizmet-İş, Yeraltı Maden İş Sendikası’nın ikinci örgütlenme dönemi, Basın İş, Dev Sağlık iş ve Enerji Sen örgütlenme çalışmalarında yer aldı. Kartal, şimdi Soma’da maden işçileri komite konsey çalışmalarında bulunuyor. Kamil Kartal sınıf hareketi üzerine geçmiş gelecek salınımlı değerlendirmeler yaparken Enerji Sen’de yaşanan süreci de değerlendirdi. Kartal, Enerji Sen krizini dışarıdan siyasi müdahalelerin artmasıyla, işçi komite konsey kararlarına bağlı kalınmamasına ve bu yapıların lağvedilmesine, bürokratik bir sendikal anlayışın hakim olmasına bağlıyor. Kamil Kartal ile arkadaşımız Mahmut Yılmaz görüştü.
-Türkiye’de yıllardır sendikal hareketin krizinden ve işçi sınıfının kompozisyonundaki değişimden bahsediliyor. Ekonomik yapıdaki değişim ve işgücünün vasıf yapılanması sendikal hareketin tarihsel olarak güçlü bağlara sahip olduğu ve geleneksel üye kitlesinin oluşturduğu işgücü grubunun değiştirdiğini, bu değişimin sendikalaşma eğilimini zayıflattığı söyleniyor. Bu izahat hakkındaki düşünceleriniz nedir?
Sınıfın genel yapısı ve değişen işçi profili çok sağlıklı değerlendirilmelidir. Türkiye kapitalizmi uluslar arası sermeye ile ilişkileri ve ihtiyaçları vesilesiyle yoğun bir ara kadro yetiştirmek doğrultusunda eğitim politikası uyguladı. Özellikle 12 Eylül sonrasında meslek okulları furyası yaşandı. Reel sektör ara eleman ihtiyacını buralardan sağladı. Bunun dışında ağırlıklı olarak güvencesiz orta ve küçük ölçekli sanayi sitelerinde çevre örgütlenmeleri gerçekleştirdi. Yan sanayi diye tabir edebileceğimiz işyerleri oluştu ve buralara yoğun işçi kitleleri sürdüler.
1980’lerde 5-6 milyon civarında emek süreçlerine dâhil olmuş bir kitle vardı. Bu kitlenin kamu ağırlıklı olarak neredeyse yarısı, 2,5 milyonu sendikalıydı. 1940’lardan itibaren gelişen sendikal hareket 1952’de Türk İş’in kurulmasından sonra devlet güdümlü olsa da asli olarak ekonomik demokratik, sosyal kazanımlar üzerinden bir sendikal hareket gerçekleşti. Fakat 1980’lerden sonra neo-liberal uygulamalarla birlikte kırsalın yoğun bir tasfiyesi ile karşı karşıya kalındı. Nüfusun %75’inin kırsalda yaşadığını düşürsek bu kesimlerin çok büyük çoğunluğu köylülükten işçiliğe geçiyor ve kentlere sürülüyor. Bugün nüfusun %20’nin kırsalda yaşadığını düşünürsek mülksüzleşme ve proleterleşme sürecinin boyutları çok daha iyi anlaşılabilir. Bugün ise üretim süreçlerinde yer alan insan sayısı 27 milyona ulaşmıştır. Bunun 13 milyonu kayıtlı, sigortalıdır. Kalan büyük kitlenin nasıl çalıştığı, nerede çalıştığı bilinmesine rağmen güvencesizlik politikaları ve kayıt dışılık sürdürülmektedir. Hizmet sektörü denilen 10 milyondan fazla insanın istihdam edildiği bir alandan bahsetmek gereklidir. Yaş ortalamalarına bakıldığında görüyoruz ki %70’i 30 yaşın altındadır. Siyasal deneyimden yoksun, sendikal birikim ve pratik politik repertuardan yoksundur. Sermaye tarafından yoksullaştırılan kitleler aynı zamanda siyasal iktidarın çeşitli politikaları ve gerici ideolojilerce kuşatılıp güvencesizlik halleri bir bağımlılık ilişkinse dönüştürülmektedir. Bu toplulukların hâlihazırda sadece 700 bin civarı sendikalıdır ve 400’e yakını kamudadır. Mevcut yasal sınırlar içerisinde bile bakılsa sadece kayıtlı 13 milyon sigortalı işçinin düzeyinden dahi baksak sendikalı işçi oranı yüzde 5’i geçmiyor.
-Sendikal yapıyı gerileten faktörler olarak yeni kapitalizm, neoliberal politikalar, istihdam ilişkilerinin yapısal değişimi, sermayenin sendikal hak gaspları, toplumsal yapıdaki değişimler-mülksüzleşme, proleterleşme, göç vb- tespitleri öne çıkıyor. Ancak sendikal hareketin krizi sadece bir tür –sarı, yandaş, bürokratik- anlayışın krizi olmanın ötesinde daha derin ve yapısal görünüyor. Bu tespitlere sendikaların yapısı açısından neler eklersiniz?
Türkiye’de birleşik bir emek mücadelesinin yaratılması uğraşı veren sosyalistler, solcular 25 yıldır bu meseleleri tartışıyor. Zaman zaman pratik politik güncel müdahaleler gerçekleşse de ortaya sağlıklı bir süreç çıkarılamadı. Güçlü bir sendikal hareket olmayınca sol, sol olmayınca sendikal hareket güçlenemiyor. Sol kendini rekabetten uzaklaştırıp birleşik bir mücadele hattı öremezse toplumsal olaylar ve sınıf hareketi solun başat gündemi haline gelmezse, sınıf hareketinin örgütlenmesi konusunda bir eksen, ortak bir akıl ortaya çıkarılamazsa çeşitli politik unsurların ya da küçük deneme tahtası şeklinde gündeme getirdikleri ve emeklerinin de heba olduğu –bu çabaları çok değerli olmasına rağmen- süreçlere dönüyor. Öte yandan son 25 yıldır sınıf hareketinin örgütlenmesi, deneyimler, mücadele süreçleri, müdahale tarzları, sendikaların gerçek birer mücadele örgütü haline gelmesi, bürokrasiden kurtulmanın yolları vs konularında da ciddi birikimler vardır. Buralardaki eksiklikleri değerlendirmek, eleştirel bir süzgeçten geçirerek birlikte hareket tarzlarını ortaya çıkaracak bir siyasal örgütsel kültür inşasına yönelmek gerekmektedir. Öte yandan sınıf zeminleri dışında birleşik bir emek hareketi inşası da mümkün değildir. Sınıf zeminlerinde solun sermayeye karşı emek ve hak mücadeleleri eksenini işyerlerinden başlayarak kurabilme olanakları mevcuttur. Bu sendikal hareket içerisinde ortak yönelimler, akıl ve bir enerjinin ortaya çıkarılmasını sağlayacaktır.
– Sendikaların krizi kapitalizmin yaşadığı yapısal dönüşümle aynı jenerikte görülebilir. Sosyalizmin tarihsel bir döneminin kapanmasına koşut kapitalizmin yaratıcı bir yıkıcılıkla yeni birikim rejimleri üretti. Bu yapısal/küresel dönüşüm sendikal hareket kendisini gerileten faktörlere, yeni emek/çalışma rejimlerine karşı yeni sendikal örgüt modelleri yaratamamasında etkili oldu mu?Siyasi parti ve sendikaların gerçek anlamda işçi sınıfının örgütlülüğü olduğu iddialarının turnusol kâğıdı nedir?
Sendikalar sınıf çalışmasının en önemli araçlarındandır. Biz sınıf çalışmasını devrimci siyasal süreçlerin inşa edilmesinde ana eksen olarak tarif ediyoruz. Ekseni sınıf olmayan bir sol/sosyalist hareketten bahsetmek pek doğru değildir. Ben sosyalist solun temel sorunlarının sınıf hareketinin içinde olunarak ve birleşik bir emek mücadelesi örgütlenerek aşılabileceğini düşünüyorum. Sınıf hareketini sol kendisinin örgütlediği değil kendisinin örgütlendiği bir araç işleviyle görmeye çalışıyor. Bundan ötürü benmerkezci, kendine ait sendika, kendine ait işçi çalışması anlayışı öne çıkıyor. Emek örgütlerini sınıf mücadelesine ve toplumsal süreçlere dair söylevinin daha rahat söylenebileceği kürsüler olarak düşünülüyor. Sınıfın toplamının mücadele aracı olarak değerlendirmiyor. Kendisinin sınıf içerisindeki bir aparatı değerlendiriyor.
Sendikal hareketi aynı zamanda bir kitle hareketi olarak örmek gerekiyor. İçerisinde güncel siyasal pozisyonlara ve ideolojik taraf oluşlara sahip çalışanların yer aldığı bir yapı olarak sermayeye karşı üretim araçları karşısındaki pozisyonları, emek sermaye çelişkisini öne çıkaran bir birleştirici tutum gerekiyor. Emeğin ortak örgütlenmesine dair perspektif sunması gereken sol ise bu işlevini benmerkezci tutumlarla yerine getiremiyor. Farklı siyasal pozisyonları bulunan dinamik unsurlar ortaya çıktığında ise sendika yönetimini kaybetmek korkusuyla set çekiliyor. Bu mantık terk edilerek farklı politik tasavvurlara sahip sol siyasal unsurlarla genel bir hukuk oluşturarak çok rahat çalışılabilir. Sol sendikalarda kendi bulunduğu yeri realize etmekten vazgeçtiğinde sendikalara “benim sendikam, yerim, kürsüm” demeyi bıraktığında yol alınabileceğini düşünüyorum.
-Emek hareketinde bürokratik anlayışın panzehiri nedir? İşçilerin, çalışanların örgütlülüğün her aşamasında sendikasını denetleyen, kararlarını oluşturan ve bu kararları doğrudan hayata geçiren bir yapıya sahip olması nasıl mümkün olacak?
Enerji Sen kurulurken, şimdi Soma’da yapmaya çalıştığımız tam da budur. Çalışma alanlarının kendi dinamik unsurlarının, kendi ortak iradesinin açığa çıkarılması söz konusu olabilse, yanlış politik müdahaleler yapılmasa çalışanlar söz ve karar sahipliğini örgütsel işleyişin bütün kademelerinde işletilebilse sendikaların çalışanların öz örgütlülüğü olarak işlevlenmesi mümkündür. 1980 öncesinde Yeraltı Maden İş deneyimi, Aşkale, Yeniçeltek, Hekimhan vs bunun tarihsel örnekleridir. Başka sendikalarda da bu tür örnekleri görmek mümkündür. 1980 sonrasında örneğin Genel Hizmet İş Sendikası tamamen işçilerin ortak iradedir. Çok farklı siyasal yapıların uzun yıllar birlikte hareket etmesinin olanaklarının yakalandığı önemli bir örnektir. Otomobil İş, bir dönem açısından Basın İş’de bunun örneklerinin hayata geçirildiği yerlerdir.
Enerji Sen bizatihi bizim kendi siyasal fikriyatımızı, çalışanların ortak örgütlenmesi, statü ayrımı gözetmeden işçilerin, çalışanların örgütlenmesi fikriyatının pratik örneğidir. Uluslararası sözleşmelere göre kurulmuştur. Devlet memuruyla, 399 sayılı düzenlemeye tabi olanlarla, taşeronuyla, kadrolusuyla ayrım yapmadan kurulmuştur. Yönetimler ortak yürütülmüştür ama mevcut yasalar önemli sınırlamalar getirmiştir. Bu yasal sınırları aşmak doğrultusunda mücadele ısrarla devam ettirilmesi gerekirken var olanı kabullenen bir tavıra dönülmüştür. Bir yandan sendikayı klasik TİS hedefleyerek örgütlemeye devam ederken kendi pozisyonlarını da burada devam ettirme gayreti öne çıkmıştır. Bu yüzden büyümüyor bu sendikalar, sol birbirini yiyor buralarda. Halbuki emekler birleştirilse, çalışmanın kendi hukukunu baz alan bir anlayış geliştirilebilse bugünkü halden çok daha ileri bir noktaya varılabilir.
– Sınıf oluşumları toplumsal ilişki ve tarihsel mirasların karmaşık bütünlüğü içinde yaşanarak, deneyimlenerek ortaya çıkıyorsa siyasal alan-sınıf ilişkileri tartışmalarını nasıl genişleteceğiz?
Dünya ve Türkiye’deki işçi hareketleri tarihine baktığımızda dönemsel hareketlere, hak mücadelesi temelli patlamalara, isyanlara tanık oluruz. Türkiye gecikmiş bir süreç yaşıyor. Dönemsel kuşak değişimlerinde üretim ilişkileri ve hak mücadeleleri içinde deneyim kazandıkça işçiler kaçınılmaz olarak ekonomik demokratik bir takım mücadelelere giriyor ve kazanımlar elde ediyorlar. Belli bir noktada sınıf hareketinde ekonomik mücadele temelli bir durağanlaşma da yaşanıyor. Fakat zaman zaman kuşak değişimlerinde deneyimli işçilerin ayrılması ve yerine yeni kuşakların gelmesi, kendiliğinden işçileşme süreci dediğimiz üretim süreci içerisinde şekillenmesi sağlayan ilişki ve durumlarla beraber işçiler sınıf ve sömürü ilişkilerini tam olarak adlandırmasalar da reflekslerle deneyimliyorlar. Buna kendiliğinden işçileşme süreçleri diyebiliriz. Ekonomik talepler, ücretlerin düşüklüğüne tepkiler doğuyor. İşe başlama süreçlerinde geçmiş dönemin kuşaklarının referansları, deneyimleri ve aktarımları ile geçmiş dönemin sosyal kazanımlarının –ikramiye, izin, işyerlerinde çeşitli kurulların bulunması vs- zamanla ortadan kaldırıldığına tanık oluyorlar. Geçmiş dönemde elde edilmiş hak ve kazanımların gasp edildiğini görüyor, duyuyor kendileri yeni hak taleplerinde bulunmaya başlıyorlar. Bu süreçte sermaye ile karşı karşıya geliyorlar. Burada ya biat edecekler –çoğunlukla biat ediyorlar, işten atılma, güvencesizlik vs- ya da biat etmeyip toplu hareket etmeye başladıklarında bir etkileşim başlıyor. Kendiliğinden sınıf bilinci ve hareket tarzları açığa çıkmaya başlıyor. Tarihsel olarak 10-15 yılda bir kabarışlar meydana geliyor. Biz bunu 1980-1990’larda gördük, Türkiye’de ekonomik temelli önemli haklar elde edilmişti. Gasp edilen haklarının önemli bir kısmını geri kazanma şansına sahip olmuşlardı. Bu açığa çıkan mücadele görünümleri kendilerinin dışındaki unsurları da etkiliyor. Onların da kendi bulundukları yerlerde bilinç dönüşümlerine neden oluyordu. 1989-1990 bahar eylemliliklerinin o müthiş gücü 1990’larda kamu sendikal hareketinin doğmasında önemli bir işlev görmüştür. Hareketin daha politik ortaya çıkmasında, mücadele çizgisinde, taleplerinin daha politik olmasının da önünü açmıştır. Sonra bildiğimiz üzere bir sönümlenme dönemi yaşandı.
– Metal/otomotiv, maden/enerji, petrokimya vb alanlar stratejik önemini örgütlenme açısından koruyor. Bu alanlarda var olan görece daha sendikaya benzeyen ve kurumsallığı mevcut yapılarla mı ilerlenecek? Yeni sendikal yapılar oluşturmanın zorlukları da mevcut. Neler yapılmalı?
Şimdi sayısı çok kalabalık yeni işçi kitlelerinden bahsediyoruz. Kabul edelim ki Türkiye kapitalizmi için stratejik önemdeki sektörlerde bu patlamalar yaşanıyor. Buralar beyni ile emeğinin nakşedildiği tezgâhlardır. Bu tezgâhlarda kendi gücünün farkına varıyorlar. Bunu siyasallaştıramıyorlar ama ücret ve sosyal haklarını talep ediyorlar. Şimdi bu hareketlenme döneminde gerçek manada birleşik bir sol hareket olmuş olsaydı metal direnişi nasıl biterdi? Metal direnişinin tam olarak bittiğini söylemek de doğru olmaz. Metal direnişi yeni kabarışların habercisidir, giderek bir yükseliş yaşanacaktır. Türkiye’de sol bu süreci iyi gözlemeli, yeni sınıf hareketinin bileşenlerini, kültür yapısını, taleplerini, dinamiklerini iyi analiz etmelidir. Birleşik bir emek hareketinin ortaya çıkması noktasında çaba sarf etmelidir. Bu solun, işçilerin, çalışanların iradelerine yukarıdan müdahale etsin, yukarıdan aşağıya tahakküm ilişkisi kursun anlamına gelmiyor. Ön açıcı, yol gösterici ama işçilerin, çalışanların kendi kafalarını kıra kıra öğrenmelerini, kendi öncü ve önderlerini çıkarmalarını sağlayacak bir sürecin inşa edilmesinde katkı sağlaması gerekiyor. Bugün sınıfın on milyonlarca unsuru arasından politikleşme, aktifleşme dinamiklerine sahip önemli ölçüde genç işçiler mevcuttur. Bu genç işçiler hak mücadeleleri deneyimleri ile kendi bilinçlerini ortaklaştırabilirler ise ortaya yeni sendikal hareketler çıkacaktır.
-Bu çeyrek asırda DİSK’in yeniden kuruluş sürecinde ağırlıkla İşçilerin Sesi grubunun post fordizm, esnekleşme eğilimleri vs tartıştığı mavi kitapçıktan Dinozorların Krizi’ne, Sınıf Hareketinde Yön Dergisi’ne, Toplumsal Hareket Sendikacılığı’ndan kent yoksullarının örgütlenmesine, mülksüzleşme, proleterleşme süreçlerine, sınıfın yapısal dönüşümüne kadar bir dolu tartışma yapıldı. Bu süreçlerde siz de yer aldınız. Bu tartışmaların pratik politik bir karşılığı neden oluşamadı?
Son 20 yıldır sınıf hareketinin değişkenlik içine girdiği biliniyor. Bu süreçte neoliberal politikalar çerçevesinde güvencesizleştirme adımlarının fütursuzca uygulanması ve çok hızlı bir şekilde kırsalın/tarımın tasfiyesi edilmesi ile beraber sınıf hareketinin niteliğinde, pozisyonlarında müthiş bir değişim yaşandı. 12 Eylül faşizmin yarattığı tahribatı da dikkate aldığımızda –bu süreçte deneyimli, birikimli kadroların önemli ölçüde tasfiye edilmesi- sınıfın çok süratli bir biçimde kırsalın/tarımın tasfiyesi ile birlikte üretim süreçlerine çok genç unsurların dâhil olması sınıfın niceliksel büyümesi –amelenin bollaşması- diyebileceğimiz kapsamlı bir dönüşüm süreciyle karşı karşıya kaldık. Sermaye bu yeni işçi kitlelerine yönelik kapsamlı kontrol mekanizmaları oluşturdu ve yeni davranış biçimleri ortaya çıkmasını sağladı. Bu kitleyi kendi çıkarları doğrultusunda organize etmek üzere neoliberal politikaların uygun muhafazakâr, milliyetçi hizalanmalar, davranış biçimleri oluşturdu. Güvencesizleştirme ve sendikasızlaştırma operasyonları da hem kamusal kaynakların peşkeş çekilmesi sürecinde ayak direyecek yapıların ortadan kaldırılması hem de sermaye birikim rejimlerine karşı sınıfın eylemini ve örgütlülüğünü yok etmeyi hedefledi.
Gençleştirilen ve örgütsüzleştirilen işçi kitlelerinin örgütlenmesine dair önermeler sunan unsurlar, kesimler oldu. Toplumsal Hareket Sendikacılığı tartışmaları sınıfın yapısal değişimini gören, güvencesizliğe karşı örgütsel önermeler sunan bir süreçti. Bu konuda çeşitli adımlar atıldı, kısmi başarılar da elde edildi. Bir takım deneyim oluşturma ve emek yoğun biriktirme çabaları yaşandı. Ancak neoliberal politikaların yarattığı tahribatlar, güvencesizleştirme, kırsalın tasfiyesinin de sonucu proleterleştirme ve mülksüzleştirme süreçleri, sendikasızlaştırma politikaları sermaye tarafından çok başarılı bir şekilde yürütüldü. Sermayenin dayattığı güvencesiz çalışma rejimlerine karşı gerçek bir başarı sağlanamadı. Bu genel etkenler geldiğimiz noktada toplam sendikal hareketin dibe vurmasına –kamu sendikal hareketi de dâhil olmak üzere- yeni işçi kitlelerinin örgütlenmesinin engellenmesine, önünün açılamamasına, yeni örgütlenme formlarının hayata geçirilememesine neden oldu.
Türkiye’de sendikal hareket kamu sendikacılığı olarak büyümüş ve devlet güdümlü gelişen bir hareket olmuştur. Fakat 1990’lardan sonra hız kazanan özelleştirme süreçleri, kamunun tasfiyesi aynı zamanda kamudaki örgütlülüğün de önemli ölçüde ortadan kalkmasına yol açtı. Diğer yandan Türkiye çok ciddi anlamda bir kapitalistleşme süreci yaşadı. Küresel sermayenin ihtiyaçlarına göre sermaye yeniden yapılandı adeta kamusal kaynakları ve birikimleri fethetti. Sermayenin yeniden yapılanması ve saldırıları karşısında başarılı olunamadı. Neden başarılı olunamadı? Bu sürece emek veren siyasal özneler, yapılar, örgütler, unsurlar bir bürokratlaşma süreci yaşadılar. Yer tutma, bulunduğu yerleri kürsü haline getirip oralardan seslenme güdüsüyle hareket etme birincil önem kazandı. Sınıfın kendi söz ve karar sahipliğinin inatla ve ısrarla devam ettirilmesi gerekirken, işçilerin kolektif iradeleriyle sınıf hareketinin mücadele aracı olan sendikaların yeniden organize edilmesi yönündeki çabalara yukarıdan aşağıya bir takım müdahaleler yapıldı. Bu müdahaleler siyasal ve sendikal deneyim konusunda ciddi eksiklikler barındıran sınıfın genç unsurları açısından zaman zaman–geçmiş deneyim ve birikimi aktaracak volan kayışları kopmuştu- mazur görüldü. Nesnel durumda önderlik ve öncülük yapacak siyasal ilişkilerden yoksunluk hali çok açıktı. Ancak giderek i işçilerin iradesinin hâkim kılınacağı bir süreç inşa edilmesi gerekirken bu sınıfa yukardan bürokratlaşan ilişkilerin iradelerin hâkim kılındığı bir tahakküm ilişkisine dönüştü. Bulundukları yeri salt bir kürsü olarak gören anlayış ve kadrolar aslında sınıftan koptu. Günlük reel tutum ve politikalara hapsolmuş bu kadroların ortaya çıkması demokratik, katılımcı anlayıştan uzaklaşılmasının ve sınıfın yapısal dönüşümünü kavramayan ve uygun politika ve araçlar üretememenin doğal sonucudur.
-Emek alanına sol politik girdi nasıl sağlanacak? Birleşik bir emek hareketi nasıl oluşturulacak?
1990’larda sosyalizmin tarihsel bir döneminin fiilen kapanmasıyla ve liberalleşme diye tarihleyebileceğimiz dönemle birlikte sol ile sınıf arasında taşıyıcı ilişkiler/volan kayışları koptu. Deneyimli, birikimli kadroların çok ciddi olarak sendikal/siyasal süreçlerin dışına düştüğü bir dönem yaşandı. Öte yandan sermaye tarafından 12 Eylül öncesi denenmiş ama başarılamamış bütün yöntemler, bütün yasal düzenlemeler 1983’ten itibaren hızla gerçekleştirildi. Sendikal alan tüm hücrelerine üyelik işlemlerinden, temsilcilik seçimlerine, istifa işlemlerine, konfederasyon yapısına kadar sermaye lehine düzenlendi. Bu sürece karşı direnişler de yaşandı. 1983’lerde DİSK’i Bekleme Komiteleri üzerinden bağımsız sendikal oluşumları gündeme getirmeye çalışırken o dönemin sendikal bürokrasisi cezaevlerinde olmalarına rağmen bekleme süreçlerine müdahale ettiler. Az sayıda insan her şeye rağmen bağımsız sendikalaşma ve Türk-İş’e gitmeme, yeniden DİSK ilkeleri çerçevesinde –o dönemde DİSK’in mücadele geleneği ve direniş deneyimleri hafızlarda çok canlıydı, ciddi bir albenisi vardı- yeni bağımsız sendikal hareketlerin oluşması konusunda çabalar sarf edildi. O dönemin nesnel koşullarında başarılar da elde edildi. Örneğin bugün Birleşik Metal İş Sendikası o dönemin Bağımsız Otomobil İş Sendikası üzerinden mevcudiyetini devam ettirdi. Bugünün Lastik İş Sendikası o dönemin Laspetkim İş’i üzerinden kendini devam ettirdi. Genel İş Sendikası’nın 12 Eylül’den sonra örgütlenme süreçlerine bakalım, o dönemim Genel Hizmet İş sendikası2nın kadrolarının önemli ölçüde çabalarıyla ve Belediye İş’e giden ve DİSK yeniden kurulunca Belediye İş’ten kadroların tekrar DİSK’e yönelmesi şeklinde süreçlerin ürünüdür.
Bu dönemin kritik eşiği şudur: Sol kendini toparlayamadı. Hala da toparlayabilmiş değildir.
-DİSK’e 12 Eylül öncesinde hâkim TKP/CHP anlayışının ve çeşitli sol grupların askeri faşist darbe sonrası Türk-İş’i işaret etmesinin de kısmı etkileri var mıdır?
Elbette çok büyük etkisi var. Örneğin metal işkolunun çok önemli bir mevcudu Türk Metal’e götürüldü. Sınıfın birliği Türk-İş’te sağlanacak söylemine direnen devrimciler de oldu. Onların öncülüğünde dişe diş kora kor bir mücadele yürütülerek yeni bir sendikal hareketin yaratılması konusunda çabalar sarf edildi. İşçiler çok ağır bedeller de ödedi. Özellikle bağımsız sendikalarla birlikte ve DİSK’in açılmasından sonra DİSK’e geçen işçilerin önemli bir kısmı işten atıldılar, işsizlik yaşadılar, baskılara maruz kaldılar. Bugün gelinen nokta itibariyle birkaç nokta tartışılmaya muhtaçtır. Bunlardan ilki sınıf hareketinin yeniden algılanması, bileşkelerinin yalın bir şekilde değerlendirilmesi, bu yalınlık başta hizmet sektörü olmak üzere sınıfın nicel toplamına –artık reel sektör ya da sanayi proletaryası üzerinden bir işçi sınıfı belirlemesi yapmamız mümkün değildir- kültürel, nicel, demografik özelliklerini, siyasal yönelimlerini, sınıf pozisyonlarını değerlendiren tartışmalara ve müdahalelere ihtiyaç vardır. Dinozorların Krizi, Toplumsal Hareket Sendikacılığı ve başka başlıklarla bu konuda tartışmalar yürütüldü. Sınıf hareketinin örgütlenmesinden birincil derecede mesul olan ve öncülük yapacak sol bugün pratik olarak bunu taşıyabilecek bütünleşik algıya sahip değildir. Sınıf hareketinin benmerkezci yaklaşımlarla gelişme dinamiklerinin önü açılamadı. Ben yaparım’dan Biz yaparız’a dil, söylem ve anlayış düzeyinde geçiş mümkün olamadı. Bugün hala ‘Biz yaparız’ meselesi tartışılıyor ve hala becerilmiş değildir. Herkes kendi dükkanına taşıyacağı üç-beş müşterinin hesabını yapıyor. Bu durum geniş işçi kitleleri içerisinde güven bunalımı yaratıyor. Geniş işçi kitleleri bugün sendikal harekete güvenmiyor. Sarı, mafyatik, yandaş, bürokratik, devlet sendikası olsa da fark etmiyor. Bir de sendika olamayan sendikalar var. Türk Metal ya da Türkiye Maden iş Sendikası gibi tamamen sermayenin işçiler üzerinde tahakküm aracına dönüşmüş yapılar oluşturuldu. Bu durumda işçi sınıfıyla organik ilişki, öncülük önderlik iddiasında bulunanların kendi mevcut hallerini realize etmekten süratle vazgeçecek hareket tarzlarının açığa çıkması gerekiyor. Şunun altını kalın çizgilerle çizmek gerekiyor: Devrimciler, sosyalistler olmadan yeni bir sınıf hareketinin inşa edilmesi mümkün değildir. Ancak bu unsurların kendi mevcudu koruma hallerini realize etmekten vazgeçmeleri gerekir çünkü bu reel sınıf siyasetinin kaçınılmaz olarak varacağı yer bürokratlaşma ve katılımcı ilişkilerden uzaklaşmaktır.
Burada fikri bir takip de gerekmektedir. Emekçilerin gerçek manada söz ve karar sahibi olabildikleri mekanizmaları hayata geçirmek gerekir.
-Soma’da maden işkolunda yürütülen işçi komite konseyleri çalışmasından bahsedebilir misiniz?
Çok başarılı ve yeterli bir çalışma olduğu söylenemez ancak Soma’nın özgül koşulları dikkate alındığında işsizlik, kozmopolit yapı, tarım/kır kültüründen madenlere sürülmüş 16-17 bine yakın bir topluluktan bahsedebiliriz. Bunların 5’te 3’ü Soma dışındaki maden bölgelerinden –Kütahya, Zonguldak, Ordu, Dursunbey, Manisa gibi geçmiş kültürlerinde maden işçiliği olan- gelen yoksullaştırılmış köylülerin gençleştirilmiş işçi kitleleri olarak madenlere sürüldüğünü görüyoruz. Eynez maden ocağının katliam nedeniyle kapatılması ve hala faaliyete geçirilememesiyle birlikte aslında sermayenin ve iktidarın bu pozisyonu biraz daha devam ettirerek işçileri işsizlik ve açlıkla terbiye ettikleri bir evre yaşanıyor. Bu nedenle salt tepkilerin örgütlenmesiyle kalıcı bir etki kurmak mümkün olmadı. Biz de DİSK Dev Maden Sen üzerinden bir örgütlenme inşa etmeye çalıştık ama esas olarak komite konsey çalışmalarını önceleyerek ve komite konseylerin gücüyle Dev Maden Sen’i örgütlemeye uğraştık. Devletle ve Soma’nın nesnel koşulları ile boğuşurken örgütlemeye çalıştığımız sendika ile ciddi sorunlar yaşıyoruz. Dev Maden Sen bürokratlaşmış, yönetim ve organlarının gerçekte olmadığı bir sendikadır. Bir başkan ve kâğıt üzerindeki yönetimden oluşmaktadır ve çeşitli sol çevreler uzmanlık düzeyinde sendika içerisinde yer aldıkları ve tüm bu olumsuz tabloya da ortak oldukları ve sendika merkezinin olumsuzluklarını perdeleyerek kendilerine alan açma çabasında oldukları bir süreç ile karşı karşıyayız.
Komite konsey örgütlenmeleri çok başarılı gitmemesi başarısız olduğumuz anlamına gelmiyor. Köylerde örgütlenme çalışmalarımız devam ediyor çünkü önemli ölçüde işçi nüfusu hala köylerde yaşıyor. Soma merkezinde özellikle yabancı işçiler –Zonguldaklı, Kütahyalı, Ordulu- işçiler arasında da çalışmalar yürütüyoruz. Merkezde güçlü bir komitemiz var Ağustos ayı itibariyle yeni bir örgütlenme atağına girişeceğiz. Israrla altını çizmek gerekir: Komite konseyler gerçek manada inşa edilmeden Soma gibi yerlerde, maden sahalarında –diğer işkolları ile kıyaslanmayacak ölçüde maden işçilerinin özgünlükleri ve geri yanlarının daha fazla olduğu söylenebilir- işçilerin özel bir kültürleri vardır. Maden işçilerini kendi doğallığı ile kendi içlerinden çıkan öncü ve önderleri ancak örgütleyebilir. İşyeri komite konseyleri, köy komiteleri, mahalle komiteleri üzerinden bir Soma Maden İşçileri Meclisi yaratarak örgütlenme ve diğer sorunları çözmeye çalışıyoruz.
-Soma’nın da dâhil olduğu havza sadece madencilik açısından değil enerji sektörü açısından da önem arz ediyor. İş güvenliği ve işçi sağlığı politikalarından, işçileşen köylülüğe, yoksulluğa, taşeron çalışmaya karşı bu havzada özyönetimci bir perspektifle sınıf siyaseti yürütmek önemli hale geliyor…
Havzayı iyi analiz etmek gerekiyor. Soma-Kınık havzası Türkiye’de 10 temel enerji bölgesi arasında ana 4 enerji bölgesi –Afşin Elbistan, Yatağan Kemerköy Yeniköy, Kütahya Gediz, Soma Kınık- içerisinde yer almaktadır. Soma Kınık havzasında 4 termik santral projesi var. Elektrik enerji üretim üssü haline getirilmek istenen bölgelerden bir tanesidir. Bu 4 termik santralin faaliyete geçmesi aslında yeni maden sahalarının gündeme getirilmesi ve açılması demektir. Bu süreçte maden işçilerinin nicel olarak sayı artışının yanında enerji işkolu çalışanlarını var edecektir. Bu projelerin 2019’da bitirilmesi planlanmaktadır. Bu yaklaşık 3500 enerji işçisi, 25000 maden işçisi demektir. Özellikle termik santrallerin olduğu maden sahalarında maden işçileri ile enerji işçilerinin ortak örgütlenme perspektifinin gündeme getirilmesi gerektiğini Enerji Sen başkanlığı döneminde vurgulamıştım. Termiklerin inşa ve özelleştirilme süreçlerinde maden sahaları ile birlikte sermayeye sunulması gündem olacaktır. Şuan 68 bin megawatt olan enerji üretiminin 2023 yılına kadar 100 bin megawattta çıkarılması planlanıyor. 25 bin megawatt enerji ise termik santrallerden üretilecek. Termik santral ve maden sahaları aynı işverenlere bağlıdır. Doğal olarak bir ortak örgütlenme perspektifi hayata geçirilemezse sermaye kolaylıkla işçi sınıfının üzerinde tahakküm aracına dönüştürecekleri sendikaları örgütleyecektir. Komite konsey örgütlenmeleri üzerinden maden ve enerji işkolunda ortak mücadele ekseni oluşturulabilirse bu alanlarda güçlü mücadeleci sendikaların yaratılması mümkün olacaktır.
-Soma katliamı davası neden emek örgütlerinin gündeminde siyasal bir dava, iş cinayetleri ve esnek, güvencesiz, taşeron çalışma biçimlerine karşı mücadelenin simgesi haline getirilemedi? Neden konfederasyonların uluslar arası bağlantılarına taşınıp, ILO hükümleri çerçevesinde dahi gündem yapılamadı?
DİSK bir takım adımlar atmaya çalıştı ama bu sektörde örgütlü olmaması etkin politikalar üretmesine engel oldu. Dev Maden Sen katliamın olduğu günden sonra örgütlenme çalışmasını gündemine aldı. Tepkiyi örgütleme çabasına girdi. Biz bir hazırlık süreci inşa edilmeden, maden işçilerini örgütleyecek öncü-önder maden işçilerini açığa çıkarmadan tepkinin Dev Maden Sen’e bir akış sağlamayacağı uyarısı yaptık. Bu yanlış tutum bir başka manipülatif güvensizlik ortamı doğmasına da neden oldu. DİSK doğru bir tutumla sürece dâhil olamadığı için mahkeme süreçlerine de etki etme şansına sahip olamadı. Türk-İş’e bağlı Türkiye Maden İş Sendikası da zaten sermayenin bir örgütü olarak şekillenmişti. Bunun sonucunda sermayeye yönelecek tepkilere ön kesecek bir işlev gördü. Türk-İş de zaten sermaye ile birlikte hareket etmek niyetini gösterdiğinden ötürü davanın bir an önce sönümlenmesi ve kapatılması üzerine bir politika şekillendi. İşçileri beklentiye sokarak davalardan uzaklaştırma tutumunu hatta o kadar ifrata vardırdılar ki ölen 301 madenci ile madencileri ayrıştıran bir süreci örgütlediler. Bugün önemli ölçüde maden işçisi ölen maden işçilerine sahip çıkmaktansa sermaye tarafından “haksız zenginleşme” propagandasına alet olmuş durumdadır. Çünkü maden işçileri çok yoksullaştırılmış haldedir, 3000’e yakın maden işçisi ise işsizdir.
Bunlara rağmen Soma katliamı davasında bir tepkinin örgütlenmesi Sosyal Haklar Derneği üzerinden yapıldı. Hem katliamın siyasi ve idari sorumlularının açığa çıkarılması ve yargılanması mücadelesi hem de madenci eşlerinin, ailelerinin örgütlenmesi konusunda da çaba gösterildi. Sosyal Haklar Derneği bu konuda çalışmalarını, düzenli bir araya gelişlerin, eylem ve etkinliklerin örgütlenmesi ve Türkiye’ye mal edilmesi konusunda hukukçularla ortak çabasını sürdürüyor. Bu davanın iş güvenliği ve işçi sağlığı konusunda örnek bir dava ve takip süreci olması, yeni katliamların etkin kamusal politikalarla önünün alınması konusunda hep birlikte çaba içerisindeyiz.
-DİSK Enerji Sen’de bir taciz vakası sonrası yaşanan Olağan/Olağanüstü Genel Kurul Kararı çerçevesinde dönen olaylarda isminiz dolaşıma sokuldu. Siz bir özyönetimci sendikal anlayış ve çalışma tarzıyla özdeşleşmiş bir isimsiniz. İşin aslı astarı nedir? Neler oldu? Söylendiği gibi Enerji Sen’e başkan mı olmak istiyorsunuz?
Taciz vakasının açığa çıkarılması polis ifşaatıyla gerçekleşti. Bunun psikososyal tüm yönleriyle daha sağlıklı değerlendirilmesi gerekiyor. Ancak Enerji Sen’de ortaya çıkmış sorunları taciz vakasına bağlı olarak değerlendirmemek gerekiyor. Bu özellikli bir durumdur ve ayrıca değerlendirilmesi doğru olur. Olağanüstü Genel Kurul’da bunun sorgulanması gündeme gelecektir. Esas olarak Enerji Sen’de yapısal sorunlar ortaya çıktı. Özellikle 10 Mart 2013 kongresinden sonra aynı sendikal siyasal fikirleri savunduğumuz arkadaşlarımız daha yönetime gelir gelmez işçi meclislerini ve komitelerini dağıttılar. Bunun da ötesinde kendi listelerinden seçilmiş yönetim, disiplin ve denetim kurullarını yani sendikanın demokratik işleyişini ve kurullarını ortadan kaldırdılar. Tamamen bir siyasi tahakküm ilişkisi tesis ederek sendikayı sendika yapan organları boşa çıkardılar. Bununla birlikte işçiler ve yönetim organları devre dışı kaldı. Bu içten içe zaten bir kaynamayı beraberinde getirdi. Elbette bu arkadaşlarımız önemli ölçüde emek de sarf ettiler. Direnişler örgütlendi ve önemli bir kısmı başarıyla sonuçlandı. Ancak özellikle BEDAŞ direnişinde sendikanın var olmasını sağlayan yetişmiş, dinamik 112 arkadaşımızı –hem delege hem de temsilci, meclis, komite üyesi işçilerin- bir biçimde tasfiye ettiler. Bu direnişte işçilerin işe iadesi odaklı talepler ve mücadele ekseni yerine maalesef işçilerin tazminatlarının alınmasına yönelik bir hale dönüştürüldü. Defaatle bu konuda uyarıldılar, yanlışlıklar vurgulandı.
Enerji Sen önemli bir kuruluş süreci yaşadı, darbeler yedi, bedeller ödedi. Tüm bu değerler, emekler yok sayıldı. İşçilerin söz ve karar sahipliği fikriyatı ortadan kaldırıldı. Taciz vakası da tüm tepkilerin görünür kılınmasına vesile oldu. Elbette yaşananlar üzücüdür. Devrimci bir akıl kullanılabilseydi, sorunlar ortaklaştırılıp çözümler ortak bulunabilseydi ve bunların mekanizmaları -işçi komite ve konseyleri- reddedilmeseydi bu sorunlar olmazdı, taciz vakası ile de böylesine bir sarsıntı yaşanmazdı. Elbette arkadaşların bu vakada bir sorumluluğu da vardır. Her ne kadar kendi meşreplerince bunu yerine getirdiklerini söyleseler de vaka özelinde uyguladıkları yöntem de sıkıntılıdır. Sendikanın kurulları çalıştırılmadığı için siyaseten bir kararla “ahlaki nedenler” izahıyla işin içinden sıyrılmaya çalıştılar. Özetle yapısal sorunların böylelikle kamuoyuna yansıdığı bir süreç yaşanıyor.
Enerji Sen’e başkan olmak mı istiyorsun? diye sordun. Yaşım belli bir noktaya geldi ama gücüm yettiğince sınıf hareketi içerisinde bir nefer olarak var olmaya devam edeceğim. 10 Mart 2013’ten itibaren benim için artık hiçbir sendikada yöneticilik yapmak gibi bir durum söz konusu değildir. Bunu defaten beyan ettim. Ben bundan sonra asla hiçbir sendikada yönetici kalıbı içerisinde görev yapmayacağım, bunu da deklare ettim. Bunun ötesindeki her şey spekülasyondur, yaşayacağız göreceğiz. Ancak sınıf hareketi içinde kavga vermeye devam edeceğim.
-O zaman Enerji Sen’in kuruluş sürecine tekrar dönelim. Ne değişti?
1999’da Yeraltı Maden İş çalışmasının yenilgiye uğramasıyla Zonguldak’tan döndüğümde kendimi Basın İş çalışmasında buldum. Bir dönem Basın İş’in genel sekreterliğini bir dönem de genel başkanlığını yürüttüm. 2000’li yıllarda siyaseten sınıf hareketinde bir kabarış bekliyorduk. Çeşitli bölgelerde işçi evleri projeleri vardı, sınıf çalışmasına yönelik özel birimler oluşturulmaya çalışılıyordu. Toplumsal Hareket Sendikacılığı tartışmaları ile bir toplumsal etki alanı oluşturmaya çalışıyorduk. Bu sürecin doğasında yeni arayışlar söz konusuydu. Ben de enerji işkolundan geldiğim ve geçmiş dönemde yöneticilikler yaptığım için DİSK’e –o dönem enerji işkolunda DİSK’e bağlı sendika kalmamıştı, münfesih olmuştu- bağlı yeni bir sendika yaratılması fikri tartışılmaya başladı. Siyaseten çok destek görmedi bu fikir ama karşı da çıkmadılar. Biraz ısrar ve inatla bu tartışmalar bir fiil enerji işçileri ile 2005’e kadar devam etti. O dönem kamu sendikal hareketinden bazı arkadaşlarımızın dâhil olmasıyla KESK Enerji Yapı Yol Sen ile bir dönem ortak örgütlenme perspektifi geliştirdik. Bu dönem statü ayrımlarına karşı ortak mücadele tartışmalarının da yoğunlaştığı bir dönemdi. İşyerinde üretim ilişkileri parçalanıyor buna bağlı olarak kimi çalışanı memur, kimini 399 sayılı yasaya tabi, kimini sözleşmeli, taşeron, işçi, kimi kadrolu, kimi geçici işçi yapıyorlardı. Bu sınıf hareketini bölüyor, sendikal örgütlenmenin önünde ciddi sorunlar oluşturuyordu. Doğal olarak statü ayrımlarını reddeden bir birleşik mücadele perspektifi gündeme gelmişti. Aynı şekilde Dev Sağlık İş’te de bu perspektif gündeme getirildi. Arzu Çerkezoğlu’nun da arasında olduğu pek çok arkadaşımızın büyük emeği ile Dev Sağlık İş’i güvencesizlerin örgütü yapmaya ve sağlık işkolunda statü ayrımlarını ortadan kaldıracak bir pratik çalışma örgütlenmeye çalışıldı. Doktorlar, hemşireler, memurlar, taşeron sağlık çalışanları, kadrolu sağlık çalışanları arasında birleşik ortak örgütlenme anlayışıyla bir çalışma yürütüldü. Bu süreçte enerji işçileriyle temaslar, toplantılar devam etti. Enerji Yapı Yol Sen’den gelen arkadaşlarımızın dâhil olmasıyla 2004’te Ankara’da bir toplantı yapıldı. Enerji işkolunda bir sendikanın kurulması ve örgütlenmesi ihtiyacı açığa çıktı. İçerisinde farklı gruplardan insanlar yer aldı. Dev Sağlık İş’in örgütlenme çabalarına koşut Türkiye’nin her yerinde enerji işçileriyle de toplantılar yapıldı. 2005 Aralık ayında 21 ilden gelen kalabalık bir kurucular ekibi ile valiliğe dilekçemizi verdik. Uluslar arası sözleşmeleri baz aldık, 821 Sayılı Sendikalar Kanunu’na göre dilekçe vermedik. Tüzük de uluslar arası sözleşmelere göre oluşturuldu, başta Cengiz Faydalı olmak üzere Enerji Yapı Yol Sen’den arkadaşların bu süreçte katkısı büyüktür. Bu süreçte benim kurucu başkanlığım önerilmesine rağmen ben kabul etmedim. Ambarlı’dan kadrolu bir arkadaşımızın başkanlığında Enerji Sen kuruldu ve kısa sürede çok ciddi bir etki yarattı. Ancak 1 ay gibi sürede bütün yöneticiler ve kurucuların –devlet memurları da dâhil- istisnasız toplamı işten atıldı. Çok büyük bir darbe yedi. Sonradan hata yaptıklarının farkına vardılar, devlet memuru olan arkadaşlarımızı işbaşı yaptırdılar. Yaklaşık 2 yıl süren bir hukuk mücadelesi verildi, direnişler yapıldı ve işe iadeler kazanıldı, sendikal tazminatlar alındı fakat kadrolu arkadaşlarımızın sendikal tazminatları çok yüksek tuttu. Bu arkadaşlar işe dönmedi, sadece taşeron çalışanlar döndü. Bu dönemde bir atıllık yaşandı. Farlı siyasal duruşları olan çok sayıda arkadaşların bu dönemde Enerji Sen’e yoğun emekleri geçti ama atıllık aşılamadı. 2009’da yapılan bir toplantıyla sendikayı yeniden hareketlendirme, örgütleme kararı aldık. Murat Çakır arkadaşımız da görevlendirildi. Bir dönem emek harcadı, farklı siyasetlerden sendikaya sahip çıkan bir arkadaş grubu ortaya çıktı. Ben de bu dönemde Dev Sağlık İş’ten ayrıldım ve Enerji Sen’e katkı sunmaya başladım. 6 aylık bir toparlanma süreci sonrası 2010’da kongre yapıldı. Siyaseten arkadaşlarımızda enerji işkolunda sendikal bir faaliyet örgütlenmesinin önemini açıkladılar. Enerji işkolunda çalışan profilinde mühendisler, teknikerler ağırlık kazandığı için “elektrik mühendisi bir arkadaşımızın olsun, yetiştirelim ve genel başkan olsun, ben de danışmanlık yapar, örgütlenmeye katkı sağlarım”, dedim. O dönem böyle bir arkadaş bulunamadı. Bu süreçte ben koşullar öne sürdüm: Kolektif bir anlayışla doğru bildiklerimi hayata geçiririm, yukardan müdahalelere izin vermem. Bu siyaset ile çatışmama neden olacaktır, bunu bilin. Kimin yönetici olacağına oturur işçiler ile karar veririz. Enerji Sen’in üye sayısı 1000’i geçtiğinde ve DİSK’e katıldığında ve muazaa kararlarını çıkarıp taşeron işçilerin asıl işveren işçisi olduğunu mahkeme kararları ile ispatladığımızda ben kongreyi toplar, genel başkanlığı bırakırım, dedim. Bu koşullara arkadaşlar önce uydular. Söylediğimi de yaptım. Bir tek hususta ısrar etmeliymişim: Önerdikleri arkadaşın başkanlığına karşı çıktım. Bu hususta ısrar etmeliymiş ve olağan kongre tarihine kadar beklemeliymişim. Bu arkadaşlar da emek harcadılar ama bir yerden sonra tipik bir basiret tutulması yaşanıyor. Kendi aramızdaki siyasal gerilimlerin de etkisiyle bıraktım. Aklımda madencilik işkolunda bir sendikal faaliyet yürütmek vardı.
İşçiler başkanlığı bırakacağımı açıkladığımda çok sert karşı çıktılar, itiraz ettiler. Özelleştirme süreçleri var, kalmalısın, dediler. Şimdi düşündüğümde olağan kongreye kadar beklemeliymişim, diyorum.
Şimdi Enerji Sen’de ciddi sıkıntılar var, bu sıkıntıların çözümüne katkı sağlayacağım. Birçok insan bu sendikaya emek verdi, bedel ödedi. Enerji Sen’in hiçbir yönetim kademesinde asla görev almayacağım. İşçiler kendi içlerinden kendi yöneticilerini çıkarır, iradesini ortaya koyar.
-“Arkadaşlar” ve “siyaset” diye cümle içinde sık sık bahsettiğiniz arkadaşlarınız kimler?
Halkevleri… 1980 sonrası toplumsal muhalefetin önemli bir bileşeni oldu. Yeni bir siyaset ve hareket örgütleme iddiasındaki arkadaşlarımız buralarda ciddi politik önermeler ve süreçler hayata geçirdiler.
Halkevleri sınıf hareketine önemli katkılar sağladı. Sınıf hareketine dair önemli tartışmalar ve süreçler var etmeye çalışmıştır. Kendilerini konsolide eden bir çalışmadan vazgeçip daha kolektif bir çalışmayı hayata geçirebilselerdi bu sıkıntıların hiçbiri yaşanmazdı. Bu sendikalar daha da büyürdü. Aynı şekilde arkadaşlar DİSK kongresine yönelik eleştirilerimizi dikkate almış olsalardı bu kadar eleştiri almazlardı. Yine DİSK’te olunurdu hatta daha etkin olunurdu. Doğal müttefiklerden kopulmazdı. Birleşik Metal İş’ten kopup metal işçilerini DİSK’in yönetiminden tasfiye etme gibi tarihsel bir yükün altına girilmemiş olunurdu. Umarım tüm bu süreçlerden ders çıkarmışlardır. Altını çizerek söylüyorum Halkevleri çizgisinin doğru bir çizgi olduğuna inanıyorum. Bu süreçte çok fazla emek var ama gelinen noktada bir yönetim ve anlayış krizi olduğunu düşünüyorum. Kendilerini eleştirenleri itibarsızlaştırma, tasfiye etme, kelle alma gibi yöntemleri kullanmak bu çizgiye ciddi zarar vermektedir. Böyle bir siyaset anlayışı olmaz. Dilerim bu hatalardan kurtulurlar.
-DİSK’e dair neler söylersiniz? Son DİSK binası önünde yaşananlar hiç de hoş bir izlenim oluşturmadı…
DİSK’te kolektif bir iradeden söz edilemez. Belli sendikaların ayrıcalıkları, yukardan aşağıya yaptırımı -4-5 sendika dışında DİSK’e aidat veren sendika yoktur- var. Bir de canhıraş örgütlenmeye çalışan başta Dev Sağlık İş olmak üzere örgütlediği işçiler resmi istatistiklere girmediği için görülmeyen mücadeleci sendikalar var.
DİSK’te ciddi bir yapısal değişime ihtiyaç vardır. Arzu Çerkezoğlu’nun genel sekreter konuşmasına baktığımızdaki DİSK’teki durumu görürüz. İşin kötü tarafı o konuşmada bahsedilen hiçbir şey yapılamadığı gibi tam tersi uygulamalar yaşandı. Sınıf mücadelesinden yana olan yapılar güçlenerek DİSK içerisinde yeni bir denge oluşturamazsa ve yapısal sorunlara müdahale edecek bir güce ulaşamazsa hal böyle devam edecektir. DİSK’te ortak bir irade şu haliyle oluşamaz çünkü güçler dengesi üzerine oturuyor. Ortak örgütlenme, kasa, irade, mücadele fikriyatı hayata geçirilmelidir.
Genel İş Sendikası’nda yaşanan bir takım siyasal sorunlar Erol Ekici’nin DİSK’e genel başkan olmasıyla birlikte bu sorunların toplamı DİSK’e taşınmıştır. Arzu Çerkezoğlu bu konuda uğraş veriyor ama kimse dinlemiyor. Çünkü sorun Genel İş’teki yapı değişmeden çözülemez. Türkiye’de bir takım kurumların bu soruna müdahil olması gerekir. Ne sebep ile olursa olsun DİSK’in kapısına zincir vurulması da Genel İş’te yaşanan sorunların DİSK’e taşınması da kabul edilemez. DİSK, Genel İş değildir, 21 sendikanın ortak üst örgütüdür.
Bu sorun DİSK’e zarar veriyor. DİSK her ne sebepten olursa olsun bir kadın emekçi çadır kurmuş ve direniyorsa buna değer vermek gerekir. Sermaye tarafından işten atılmalar olduğunda direniş örgütlüyorsan ve bağlı bir sendikandan atılmış bir emekçi işe dönmek için direniyorsa bu sorunu çözmen gerekiyor. Gündelik ihtiyaçlarına zemin hazırlayacaksın, kapıları kapatmayacaksın. Hadi bunları geçtik Genel İş üyelerini toplayarak DİSK önünde bir arbede görüntüsü yaratmayacaksın. Bunun izahı yoktur. Öte yandan Devrimci İşçi Hareketi adıyla bilinen grubun işe dönme talebi dışındaki genel başkan istifa etsin gibi talepleri de gerçekçi değildi. Bu sorunu çözmek için diyalogdan başka yol yoktur.