Volkan Yaraşır: İşçi Sınıfının Her Eylemi Sınıfın Ruhunu Silahlandırır

İşçi hareketleri, toplumsal mücadeleler tarihi ve deneyimleri üzerine çok sayıda çalışması bulunan Volkan Yaraşır ile sınıf hareketinin önümüzdeki dönemde yönelimleri, olasılıklar ve olanaklar üzerine konuştuk. Yaraşır, fiili grev senkronlarına, havza direnişlerine, kent grevlerine açılan patlamalı sınıf ve kitle eylemlerini öngörüyor. Volkan Yaraşır ile arkadaşımız Mahmut Yılmaz görüştü.

-Emek örgütlerinden daha çok hareketlerin öne çıktığı bir dönem yaşıyoruz. Antep’te, Kayseri’de, Bilecik’te ve en son metal direnişinde sendikaların harekete geçirdiği işçilerden ziyade fiili/meşru, patlamalı direnişler hareketler yaşandı/yaşanıyor. Emek hareketinin güncel durumunu direniş eğilimleri, örgütsüzlük ve sermaye saldırıları bağlamında değerlendirir misiniz?

Kapitalizmin yapısal/genelleşmiş krizinin 2008’de dışa vurması, hem küresel boyutta hem de Anadolu ve Kürdistan topraklarında tarihsel bir momentumu işaretledi. Avrupa merkezli yoğun sınıf ve kitle hareketleri yaşandı. Avrupa tarihinde 1968 sonrası en kitlesel eylemler gerçekleşti.

Sektörel grevler, genel grev dalgaları, büyük kitle gösterileri, yol ve parlamento blokajları, rehin alma ve fabrika işgal eylemleri yaşandı. Özellikle Avrupa’nın Akdeniz havzası öne çıktı. Yunanistan’da muazzam gelişmeler oldu. 63 büyük grev, 26 genel grev gerçekleşti. Genel grev senkronları İtalya, İspanya, Portekiz, Fransa’yı sardı.

Bu süreç bu topraklarda da sınıf mücadelesi açısından önemli gelişmeleri beraberinde getirdi. Finans kapitalin stratejik saldırılarına karşı, işçi sınıfı ontolojik bir mücadele gerçekleştirdi. Devrimci komünist hareketin sınıfla ontolojik ilişki kuramadığı, sendikal hareketin çürüdüğü ve atipik işçi aristokrasinin hizmetinde olduğu koşullarda, sınıf tam anlamıyla Marx’ın ifadesiyle yalnız bir sınıftı. Sınıf her şeye rağmen öfke patlamaları şeklinde kendi geleceğini aradı. Bana göre 2008 sonrası sınıf üç eksende etkili eylemler ve direnişler gerçekleştirdi. Neo-liberal yıkım politikalarına ve sınıfa yönelik stratejik saldırılara karşı birinci eylem ve direniş biçimi bireysel direnişler oldu. Emine Aslan, Saliha Gümüş, Gülistan Kopatan gibi direnişçiler, gerçekleştirdikleri direnişlerle sınıfın onurunu korudu ve sınıfın nelere muktedir olduğu ortaya koydu. Başka bir boyutuyla bu eylemler mücadelenin ve direnişin kadınlaşmasını gösterdi. İkinci eylem biçimi havzalarda yaygın lokal eylemler oldu. Bu eylemler bazen fabrika işgal eylemlerine (Sinter, Gürsaş, Feniş ve Greif gibi) dönüştü. Bazen Kazova gibi özyönetim pratikleri doğdu. 2010 yılında lokal eylemler işyeri komiteleri esaslı gelişmeye başladı. Direnişler çok sayıda doğal işçi önderinin doğumuna sahne oldu. Üçüncü eylem tarzı 2012’de Bosch ve daha sonra Gaziantep tekstil işçilerinde yaşadığımız öfke patlamalarıydı. Bu pratikler havza ve kent grevlerinin öncülüydü. 2008 sonrası kaleme aldığım bir çok makale de bu dinamikler üzerinde durdum. Ne yazık ki devrimci özneler gelişmeleri yeterince okuyamadı ve stratejik bir şekilde konumlanamadı. Bursa’da patlayan ve hızla yayılan Metal direnişleri ve fiili grevler, dar anlamda havza ve kent grevleridir. Benim yer, mekan, sektör hatta stratejik fabrikalar olarak da beklediğim yerlerde gerçekleşti. Çıplak ve yıkıcı sınıfsal öfke ve kinin açığa çıkışı oldu. Bundan sonra gelecek dalganın yıkıcılığını gösterdi. Türk metal ve MESS kuşatmasına ve Çin çalışma rejimi karşı bir ayağa kalkışı simgeledi.

-Türkiye’de yıllardır sendikal hareketin krizinden ve işçi sınıfının kompozisyonundaki değişimden bahsediliyor. Metal direnişinde de bariz görülebilecek ve hayatında ilk defa bir direnişe katılan, fiili bir greve katılan genç işçi kitlesi var. Bu işçilerin siyasallaşma ve kültürlenme süreçleri de son 10-15 yılda şekillendi. Ekonomik yapıdaki değişim ve işgücünün vasıf yapılanması sendikal hareketin tarihsel olarak güçlü bağlara sahip olduğu ve geleneksel üye kitlesinin oluşturduğu işgücü grubunun değiştirdiğini, bu değişimin sendikalaşma eğilimini zayıflattığı söyleniyor. Bu konudaki düşünceleriniz nedir?

Kökleri 1970’lerin ortalarına dayanan kapitalizmin yapısal/organik krizi, kapitalizmin yeniden yapılanmasını koşulladı. Bu süreç bir yanıyla da yeni sermaye birikim süreci olarak işledi. Her sermaye birikim rejimi sınıf mücadelesinde yeni bir momenti simgeler.

Aynı dönem sınıfın profilinde ve kompozisyonunda farklılaşmalar yarattı. Sınıf katmanlaştı, amorfe oldu, organik birliği dağıldı. Şimdi karşımızda iç içe geçmiş üç halkayla anlatabileceğimiz bir durum var. Kapitalizmin yeniden yapılanmasına bağlı olarak beyin işgücünün hızla proleterleşmesiyle karşılaştık. Çünkü bu süreç Marx’ın Kapital’de anlattığı gibi sistemli mülksüzleştirme sürecidir. Ya da başka bir ifadeyle Komünist Manifesto’da altı özellikle çizilen  proleterleşme sürecidir. Merkezdeki küçük halkada beyin işgücü/ çekirdek işgücü yer alırken, ikinci ve çok daha büyük halkayı çevre işgücü yer alıyor. Son halkada ise kriz sonrasında kapitalizmin tarihin en büyük (sınıfın organik parçası olan) işsiz kitlesi yer alıyor. Çevre işgücüyle işsizler arasında hızlı geçişlerin olduğu bir konjonktürdeyiz. Çevre işgücünün ana gövdesi güvencesizlerden oluşuyor. Küresel düzeyde kadınların ve gençlerin hatta çocukların işçileştiği, işçiliğin  kadınlaştığı, gençlere ve çocuklara dayandığı bir modern barbarlık dönemindeyiz. Yıkıcı ve köleleştirici emek rejimleriyle sınıf bir nevi kadavraya dönüştürülmek isteniyor.

Böylesi bir kompozisyona  geçmiş emek rejimlerine ve üretim tekniklerine bağlı olarak şekillenmiş sendikal yapılarla cevap veremezsiniz. Neo-liberal karşı devrim süreci bunu son 30 -35 yıllık tarihte dünya çapında gösterdi.

Ama sorunu da salt sendikal kriz olarak koymanızda pek bir şey ifade etmiyor. Bu zamana kadar bir çok yapı soruna böyle yaklaştı. Bu tutum soruna sonuçtan yaklaşmanın ifadesi oldu. Geliştirilen tezlerin çok çabuk eskimesi ve realize olmaması da bunun bir sonucu. Bence sorun yaşanan yüksek konjonktürde sınıfın yeniden yapılanması sorunudur. Bu süreç aynı zamanda öncünün de yeniden yapılanmasını koşullar. Yani asıl mesele 21. yüzyılın Bolşevizmi yaratmaktır. Sendikal kriz, sınıfın yeniden yapılanma sorunun bir sonucu ya da farklı biçimde dışa vurumudur.

Bu perspektifle “yeni” kapitalizmi enformelleşme artı taşeronlaşma diye tanımlarsak, o zaman klasik örgütlenmeleri Bakunin tanımıyla yıkıp yeniden yapacağız ama aynı zamanda dönemin ihtiyaçlarına göre yeni örgütlenme biçimleri  de yaratacağız. Bir de formel ve zengin  enformel örgütlenmelerle, yaratıcı  ve vurucu müdahalelerle sınıfın hem yatay, hem de dikey örgütlenmelerinin önünü açacağız. Deneyeceğiz, yanılacağız ama yeniden yapacağız.

Ben buna sınıfın her kesiminin iştirak edeceği (sendikalı, sendikasız, güvencesiz, marjinal sektörde çalışan, sokak işçisi, işsizlerin yer alacağı) yeni bir emek odağının yaratılması diyorum. Fiili ve militan mücadelenin sonucu ortaya  çıkacak emek odağının, iskeletini taban örgütlenmeleri oluşturur. Taban örgütlenmeleri sınıfın nesnel ve öznel şekillenmesi sağlarken, emek odağının yapı taşı işlevi görür. Böyle bir örgütlenme sınıfın 7 gününü ve 24 saatini örgütlenmeyi hedefler. İşyeri esaslı, total örgütlenme dediğim bir tarzı hayata geçirir.

Bu adımlar sınıflar mücadelesinin gereklerine göre esner, sınıfın en geniş kesimini kavramayı hedefler. Aslında metal direnişinde ve bir çok direnişte gördüğümüz, hayatında ilk defa eyleme katılan genç kadın ve erkekler yürümemiz gereken yolu gösteriyor. En başta sınıfın içinde olacağız ve o olacağız. Havzalarda biriken sınıfsal öfke ve kinin parçasına dönüşeceğiz. Bu aynı zamanda korporatist, klerikal, klientalist, bürokratik sendikal yapıların yıkımı demektir. Metal işçileri, bunu doğrudan eylemlerinde ve özörgütlenmelerinde gösterdi. Hızla  çürümeye başlayan yapılar ancak sınıf içinde Truva atları olur. Ayrıca her şeyin klasik sendikal yapı ve üyelik sistemi olmadığını bilmeliyiz. Metal direnişi ve fiili grevler bunu gösterdi. Örneğin İspanya İç Savaşında CNT-FAI pratiği fiili, militan ve profesyonel sendikacıların olmadığı bir yapı olarak dikkat çekicidir. Yine Filipinler’deki Mayo-Uno deneyimi incelenmelidir. Bu pratikler farklı emek odağı pratikleridir.

-Sendikal örgütlenmelerin sınıfsal bakış açısından uzaklaştığı, geleneksel sendikaların sınırlı bir işçi kategorisinin ekonomik-sosyal çıkarlarını savunduğu ve mülksüzleşme ve proleterleşme süreçleri sonucunda işçi sınıfının nicel büyümesine paralel örgütlenme adım ve anlayışlarının oluşmadığı bunun da sendikal hareketin krizinin dinamiklerinden birisi olduğu ifade ediliyor. Sendikal hareket krizi nasıl aşacak? Sınıf eksenli birleşik bir emek mücadelesinin yaratılması olanakları ve güçlükleri nelerdir?

Daha önceki sorunuzda bu konuyu genişçe açtım. Şöyle bir ek yapılabilir. Bugün sendikalar atipik işçi aristokrasisi diye tanımladığım kesimlere hitap ediyor, politikalarını bu kesimlerin konumlarını korumakla sınırlandırmış durumda. Ve bu noktada emek-emek arasındaki çelişkiyi kullanıyor. Sınıfın iç hiyerarşisi sendikal bürokrasi ve korporatizmin güç aldığı zemin oluyor. Öte yandan sosyal şovenizm bir yandan atipik işçi aristokrasinin ideolojik motivasyonu olurken sendikal bürokrasi bu zeminden kendini yeniden üretme şansı kazanıyor. Bugün bu yönelime kliyantalizmi eklemek gerekir.

Çürüme sosyolojik bir olgudur. Kürt düşmanlığı, farklı diskriminasyon taktikleri sendikaların çürüme sürecini derinleştiriyor.

-Sendikal hareket yeni sermaye birikim rejiminin yarattığı güvencesizlik, taşeronlaştırma, esnek çalışma/istihdam biçimlerine dair neden etkin politikalar üretemiyor?

Finans kapitalin sınıfa stratejik saldırıları olan  sistematik sendikasızlaştırma, esnekleştirme, güvencesizleştirme, işsizleştirme, mülksüzleştirme, yoksullaştırma, taşeronlaştırmayla sınıf kadavra haline getirilmek isteniyor. Neo-liberal doğma  esnekleştirme, taşeronlaşma ve güvencesizleşme üzerinden kendini üretiyor.

Hareket kabiliyeti sınırlı, ciddi temsil sorunu yaşayan, etkin sendikal politikaları üretemeyen, sınıfın kollektif aksiyon gücüne inanmayan bir yapıyla ve kapitalizmin başka  bir döneminin refleksi, örgütlenme tarzı ve varoluşuyla bugüne müdahale etmek giderek olanaksızlaştı. Sürekli ve düzenli istihdama dayalı, formel işleyişe uygun  bir yapının her şeyin enformelleştiği, atipikleştiği, esnekleştiği koşullarda ayakta kalması zordur. Bunun yanında bürokrasinin ve korporatizmin kanser gibi yayıldığı koşullarda, sendikalar bir nevi “tutunamayanlardır”. Böyle bir yapının bırakın etkin politika üretmesini, varlığını sürdürmesi bile zordur. Metal işçileri bu yönde de yol gösterdi. Eylemin, fiili mücadelenin, taban örgütlenmelerin, her şeyden  çokta sınıfsal öfke ve kinin yaratıcı yıkıcılığını ortaya koydu. Sendikaların yıkılıp yeniden yapılanmasının yolunu da gösterdi. Yani sınıfın hem işin mimarı ve hem işin hamalı olacak bir sürece giriyoruz. Sınıfsal öfke ve kin onu şekillendiriyor, bir anlamda E.P.Thompson’cu bir yorumla oluşumunu sağlıyor.

-Esnek/güvencesiz, taşeron çalışma biçimlerini sınıf bilinci ve sınıf kültürü -ortak farkındalıkların oluşmasıyla gelişen ve bu farkındalıklardan doğan deneyimin sınıfsal tavır alışlarda (mücadele ve direniş mekanizmalarında) gözlenmesiyle ortaya çıkan- açısından ele alır mısınız?

Taşeron ve farklı esnek ve güvencesiz çalışma yeni emek rejimlerini ifade ediyor. Özünde sınıfın ontolojine saldırıları içeriyor. Maksimum kar strateji, yeni emek rejimlerin içeriğini oluşturuyor. Amaç sınıfın kolektif aksiyon yeteneğini kırmak, sınıf kimliği ve bilincinde şiddetli aşınmalar yaratmaktır. Bir anlamda sınıf ablukaya alınarak, felç edilmek isteniyor. Sınıfın bugünü çalan, geleceğini gasp eden sistematik güvencesizleştirme taktikleriyle, sınıf bir anlamda kadavra haline getirilmek isteniyor. Böylece biat etmesi ve nesneler yığını çevrilmesi amaçlanıyor.

Türkiye açısından  bu  süreç Çin/ Vietnam çalışma rejimin bir parçası olarak ele alınabilir. Böylesi yok edici uygulamalara rağmen, sınıf mücadelesinin zenginliği içinde taşeron ve güvencesiz işçiler muazzam deneyimler yarattılar. Her şeye rağmen mücadele ettiler ve örgütlendiler.  Duvardaki Sarmaşık gibi, en olumsuz şartlarda bile, sınıf her şeye rağmen örgütlenebilir. Öylede oldu. “Bir şey yapmalı” vurgusuyla başlayan bir çok taşeron örgütlenmesi önemli pratikler sergiledi. Maltepe taşeron işçileri, Marmaray, İzmir Belediyesi taşeron işçileri, UPS ve benzeri bir çok direniş buna örnektir.

Kısaca şartlar ne olursa olsun, dipten, gündelik ilişkiler içinde şekillenen paylaşma ve dayanışma ilişkileri etrafında sınıfsal kültür mayalanıyor, koşulların ağırlığı ortak refleksleri yaratıyor, örgütlenme adımlarıyla bu refleksler daha da şekilleniyor. Sınıf bir nevi ögrenerek yapıyor, yaparak öğreniyor.

Her adım onun ontolojisini besliyor, bu süreç bir yandan bilinç ve kimliğin gelişimi beslerken, eylem ve örgütlenme kapasitesini geliştiriyor. Ya da tam tersi örgütlenme ve eylem kapasitesinin gelişmesi, bilinç ve kimlikte sıçramalara yol açıyor. Son olarak bir işyerinde yaratılan eylem ve pratiğin, sınıfın diğer bölüklerine düşündüğümüzden daha fazla etkisi vardır. İşçi sınıfının her eylemi sınıfın ruhunu silahlandırır.

-Emek hareketinin birleşik mücadele ekseni nasıl yaratılacak? Sınıfın farklı katmanlarını, bileşenlerini sendikal ve sosyal hak mücadelelerinde kolektif, fiili/meşru zeminlerde bir araya getirebilecek yapı(lar) nasıl oluşturulabilir? 

Emek hareketinin birleşik mücadelesi yaratmak bir dizi faktörle  el alınabilir. En başta bu mücadele salt sendikal alanla sınırlı değildir. Devrimci komünist hareketin sınıfla kurduğu ve geliştirdiği ilişkiler de yapısal önemdedir. Bence sorunun temel nedeni sınıfın yeniden yapılanmasıdır, bu süreç aynı zamanda öncünün yeniden yapılanmasıdır. Yanlızca yaşanan sorun bir sendikal kriz değil daha yapısaldır.

Benim yeni bir emek odağı yaratmak gerekir dediğim ve yukarıda kısmen açtığım vurgularda bu soruna aittir. Bazı alt çizmeler şunlar olabilir, sınıfın bütün kesimlerini bünyesinde taşıyabilecek, devletin izin verdiği sınırların ötesinde fiili ve meşru mücadele ve örgütlenmeleri esas alan, mücadelenin içinden çıkan ve mücadele içinde kendini tanımlayan, varlığını inşa eden, bürokrasiye ve büroklaşmaya karşı şiddetle mücadele eden, profesyoneliği rededen, işyeri komiteleri ya da taban örgütlenmelerini esas alan, taban örgütlenmeleriyle iskeletini kurmuş ve sınıfa nüfuz etmiş, doğrudan demokrasiyi şiar edinmiş ve doğrudan eylemle hareket eden bir yapı ancak yeni bir emek odağı olabilir. Ya da emek hareketinin birleşik gücü haline gelebilir, onun mücadelesini yürütebilir. Bügüne kadar ağırlıkta var olan sendikalar üzerinden kurgular yapıldı. Bu tutum palyatif ya da pragmatist adımlardan öteye gitmedi.

Sınıfın yaratıcı yıkıcılığına inanmalıyız ve yaratıcı yıkıcılığından beslenmeliyiz. Devrimci komünistler olarak sınıf içinde stratejik olarak konumlanmalıyız. Dipten gelen dalganın, öfkenin, kinin parçası olduğumuz ölçüde bu tartışmaların mana kazanacağını düşünüyorum.

–Sendikal alan, tek belirleyici faktörle açıklanamayacak birden fazla etkenin her zaman başat roller oynayabildiği bir alan olma özelliğini göz önünde bulundurarak, uygulanan toplu iş sözleşmesi yetki sisteminin, devletin işçilerin sendika seçme özgürlüğünü daraltan etkisinin ve siyasal iktidarın örgütleniş biçiminin sendikal harekete etkisi üzerine neler söylersiniz?

Sendikalar sıfının  özörgütlenmeleri olarak doğdu. Sendikalist, anarşist, devrimci militanların olağanüstü fedakarlıklarıyla güçlendi. Sınıfın  kollektif gücünü açığa çıkaran bu örgütlenmeye karşı kapitalist devlet farklı önlemler aldı. Farklı metotlarla inisiyatifini kırmaya çalıştı. Bu yönde bazen sınıf sendikalarının önünü kesip, sarı, işbirlikçi sendikaların önünü açtı, bazen sendika yöneticilerine hükümet içinde görev verdi. Kişesel olanaklar tanıdı. Bazende kendi denetiminde, güdümünde sendikalar kurdurdu. Yani sendikalar doğuşundan itibaren iki eksende gelişti. Bir tarafta sınıfın özörgütlenmeleri olarak işlev gördü, diğer tarafta sınıfın farklı biçimde denetlenmesini sağlayan yapılar olarak hareket etti. Bürokratik, korporatist, kleintalist, klerikal yapılara dönüştü.

Bu anlamda başından itibaren sermaye ve kapitalist devlet tarafından dikkate alındı, denetlenmek istendi. Toplu sözleşme düzeni sınıf mücadelesinin gelişiminin bir göstergesi oldu. Sınıfın objektif olarak “bize” dönüşmesinin en önemli adımıydı. Kapitalist devlet ve sermaye bu adımı bir başka denetleme aracına zamanla çevirme fırsatı buldu. Bu sistem sendikal mücadelenin en önemli ama tek amacı değildir. Tek amaç haline dönüştürülmesi, sendikaların ruhunu kaybetmesine, hızla kontrol edilmesine yol açtı. Ayrıca mücadele ekonomizmin dar sınırlarına hapsoldu.

TC’de hemen hemen benzer şeyler yaşandı. TC başından itibaren sınıfı kontrol etmeyi varlık nedeni gördü. Her türlü sınıf esaslı örgütlenmeyi yasakladı. İkinci paylaşım savaşı sonrası ortaya çıkan sendikal oluşumları hızla etkisizleştirdi. Uluslararası konjonktüre bağlı olarak, devlet güdümünde, korporatist bir yapı olarak Türk-İş kuruldu.

Devletin bu zamana kadar hem sendikal hareketi denetleme, yönlendirme ve sendika yöneticilerini satın alma tavırları sürdü. Sınıfın bu bağımsız örgütlenmesi sermaye ve devlet tarafından sürekli kontrol edilmek istendi. Sendikal örgütlenmenin önüne geçilmek için yasalar çıkarıldı. Toplu sözleşme süreci, yetki konusu her zaman gündemde tutuldu. Sendikaların fiilen işlevsizleşmesi yönünde hukuki ve fiili düzenlemeler getirildi. 12 Mart, 12 Eylül faşizmi ve devamcıları buna hizmet etti. AKP, finans kapitalin en militan partisi olarak sınıfı kontrol etmeye, güdümlü sendikalar, klerikal sendikalar kurdurdu. Yasalar ve patronaj ilişkileriyle bu yapıların önünü açtı.

Ayrıca özellikle 12 Eylül’le birlikte sendikalar dikey bir örgütlenme ya da dik üçgen diye örnekleyebileceğiz örgütlenmelere dönüştürüldü. Toplumsal dizaynın bir parçası olarak. Tabanın söz ve karar sahibi olması, sendikal yönetimlerin işçiler tarafından denetlenmesi engellendi, yöneticilere önemli ayrıcalıkların verilmesiyle bu süreç pekiştirildi. Hareketin içeriden çürütülmesi hedeflendi. Önemli ölçüde başarıldı. Böylece çüreme derinlere kadar yayıldı. Benzer şeyleri özellikle örgütlenme  ve iç demokrasi açısından tırnak içinde emek yanlısı dediğimiz sendikalar içinde söyleyebiliriz. Unutulmasın, bürokrasi öldüren bir cazibeye sahiptir.

-Sendikal hareket katılım, şeffaflık ve demokrasi vb. açısından sıkça eleştiriliyor. İliştirilmiş/yandaş, operasyonel anlayışla devlet ve sermaye güdümündeki sendikal yapılar göz önüne alındığında bir sendikal yapı şubeden konfederasyona nasıl olmalı, neler değişmeli? Sendikacılık makbul bir meslekten çıkıp ideal ve mücadele işine nasıl dönecek?

Sendikal işleyiş, yapı, örgütlenmede ciddi sorunlar olduğunu düşünüyorum. Bugün emek eksenli diyebileceğimiz sendikalarla, korporatist, bürokratik, işbirlikçi sendikalar aynı yasal çerçevede, toplu sözleşme düzeninde, üye sendika ilişkisinde hareket ediyor. İşleyişin kendisi zaten bürokrasiyi üretiyor.

Taban inisiyatifine dayanmayan, taban örgütlenmeleri esaslı örgütlenmemiş, işçi denetiminin olmadığı, sendikal politikalarını hayatın içinde oluşturmamış bir sendika, niyetinden öte bürokratik bir yapıya dönüşür. Bu yapının sol tandanslı olması, en fazla sol bürokratik bir yapı olduğunu gösterir. Emek eksenli dediğimiz yapılara analitik olarak baktığınızda sol bürokrasinin hakim olduğunu görürsünüz. Yine benzer ayrıcalıklar, statükocu tavırlar bu sendikalara hakimdir.

O zaman bu gerçekliği göreceğiz, palyatif çözüm ve önerilerden öte yeni bir emek odağının yaratılması yönünde çalışacağız. Peki bugünden ne yapabiliriz. En başta varolan sendikal yapı ve organların yanında gölge sendikacılığı yaratacağımız, işyeri esaslı örgütlenmeleri esas alan, taban inisiyatifiyle hareket eden bir yapıyı inşa etmeliyiz. Bütün mekanizma taban inisiyafine açılacak. Temsilcilikten başlayarak, delege, üst kurul delegelerini tabanın inisiyafinde belirleyeceğiz. İşyeri komiteleri bunun için elzem örgütlenmelerdir. Ayrıca işyeri komitelerini sendikanın bir aparatına dönüşmesine izin vermeyeceğiz. Bu komiteler, sınıfın birleşik gücünü yaratan, sendikal bürokrasiye karşı mücadele eden organlara dönüştüreceğiz. Genel kurullarda aktif işçi inisiyafini ortaya koyup, yöneticilerin her ayrıcalığını (maddi, manevi, patronaj olanaklarını) ortadan kaldıracak düzenekler kurmalıyız. İşçiler bu sürecin başından sonuna kadar bilgi sahibi olmalı ve denetleyebilmelidir. Sendikaların kendileri olduğunun farkına varmalıdırlar. Bugün burjuvazinin ve devletin belirlediği hukukla hareket eden bir sendikanın bürokrasinin yıkıcılığından kurtulması mümkün değildir. Fiili, meşru, militan bir mücadeleyi önüne alan, bu noktada bedel ödemekten kaçınmayan bir sendika; taban sendikası ya da gerçek sendika olur. Kısaca sendikaların doğuş koşullarında olduğu gibi sendikal militanlar yaratmalıyız. Mücadelenin içinden çıkan ve mücadeleye yön veren militanlar. Bu militanlar yeni dönemin yıkıcıları olacaklardır. 2008 sonrası her işçi direnişinde karizmatik özelliklere sahip, doğal önderlerin ortaya çıkması, özellikle 2010’dan sonra her direniş ve eylemde komitelerin, taban örgütlenmelerin kurulması şaşırtıcı değildir. Bunlar yeni dönemin yeni yıkıcılarıdır. Sendikal yapılarda yapısal değişikler, ancak yıkıp yeniden yapmakla mümkün olacaktır.

-Teşekkür ederiz.

DirenEmek