Can Şafak: ‘Kutsal’ Tek Tip İşkolu Sendikacılığı Modeli Sorgulanmalı

Can Şafak ile sendikal hareketin krizinin devresel ve evrensel yanlarını, sendika özgürlüğünü arkadaşımız Mahmut Yılmaz konuştu. Şafak, krizin sendikacılarla açıklanamayacağını ve emek-sermaye çelişkisi varlığını sürdürdükçe, sınıf mücadelesi sürdükçe sendika hareketinin yolunun, sınıf sendikacılığı kavramıyla bulunabileceğini, çizilebileceğini söylüyor. 

–Sendikal hareketin krizi birçok veçhesiyle tartışıldı/tartışılıyor. Metal direnişi bu tartışmayı yineden güncelledi. Türk-İş’in siyasi iktidara yedeklenen kamu sendikacılığı çöküş yaşıyor. İliştirilmiş/yandaş adına sendika dahi denilemeyecek yapılar da makro siyasal gelişmelerden, AKP’nin siyasal ömrünü nasıl sürdüreceğinden doğrudan etkilenecek görünüyor. DİSK ise kendi geçmişinin gölgesinden dahi uzak bir yerde duruyor. Bırakın sınıfı, üyelerini bile temsil edemeyen hantal/bürokratik yapılar ve devletin ve sermayenin güdümünde sendikal yapıların çöküşü tabandan başka inisiyatiflerin çıkmasını ve sendikal hareketin yeniden yapılanması olanaklarını doğurabilir mi?

Öncelikle sendikal krizi sadece bir tür sendikacılık türüne ya da anlayışına bağlamamak gerekir. Türk-İş’in ya da Türkiye’deki kamu sendikacılığı modelinin de krizidir, hatta tükenişidir ama kriz esas olarak devreseldir ve evrenseldir. Uzunca bir süredir sendika hareketi, dünya sendikaları çok derin bir krizle karşı karşıya. Türkiye’de Türk-İş’le özdeşleşmiş bir sendika anlayışı yanında, geçmişte sınıf ve kitle sendikacılığı dediğimiz tezler, 1980’lerin sonuna doğru ortaya çıkan çağdaş sendikacılık, sosyal diyalog sendikacılığı olarak savunulan yeni yaklaşımlar ve sonrasında Güney Afrika’dan, Filipinlerden esinle tartışılan, sınıf ve kitle sendikacılığına benzeyen ama daha kapsamlı bir örgütlenme tarzı öneren daha esnek bir model olan toplumsal hareket sendikacılığı da çözüm olamadı.Bu önermelerde krizi çözemedi, merhem olmadı. Kriz sendika hareketinin bütününü içine alarak daha da derinleşti. Kriz sadece Türk-İş ya da Hak-İş’in değil DİSK’in de krizidir. DİSK’in güçlenip gelişmesi beklentileri hayat içinde karşılık bulmadı. Öyleyse, krizi sadece sarı sendikacılığın krizi olarak görmek yüzeysel, yalınkat bir yaklaşım olur. Krizi derinleştirici etkileri yadsınamaz elbette ama sarı sendikacılık ama daha ziyade bir sonuçtur. Aynı şekilde kriz, sendikacılarla açıklanamaz. Eskiden iyi sendikacılar vardı şimdi kötü sendikacılar var, yaklaşımı meseleyi temelinden yakalamaya engeldir.Sonuçta sendikacılar tabanın aynasıdır. Başta da söylediğim gibi sendika hareketinin krizi konjonktürel/devresel ve evrensel bir krizdir. Kriz 20.yüzyıl biterkenbaşladı. Hep söylenir; ‘20. yüzyıl sendikaların yüzyılıdır’ diye ve doğrudur da…

Sendikalar 20.yüzyılda altın çağını yaşadılar. 20.yüzyılın sonuna doğru bütün dünyada bir gerileme, çözülme dönemi başladı. 21. yüzyılla birlikte bir krize dönüştü ve derinleşmeye başladı. Bunun temelindeki asıl neden, sosyalist bloğun çöküşüdür. Sendika hareketinin dünya ekseninde sosyalist sistemle bağlarının kopması ve bunun sonucu olarak da sosyalist ideolojiyle bağlarının giderek zayıflamaya başlamasıdır. Burada bir ideolojik çözülüş söz konusudur. Sürekli bir gerileme içinde olan sendikalar işçiler ve daha geniş bakacak olursak da toplum nezdinde büyük ölçüde itibar ve güven de kaybettiler. Türkiye’de son dönemlerde zaman zaman ortaya çıkan sınıf tepkilerinin, direnişlerin tamamına yakını, belki de tamamı sendikaların dahli olmadan tabanda örgütlendi. Son metal fırtınası ise bütünüyle sendikaların dışında ortaya çıktı ve bununla da kalmadı sendikaları sürecin dışında tutma eğilimi taşıdı. Bu çok güçlü bir eğilimdi. Yani tabandan yeni inisiyatifler ortaya çıkmaktadır. Bu inisiyatifler, sendika hareketinin yeniden yapılanması olanaklarını yaratabilecek midir? Uzun dönemde evet! Su yolunu bulacaktır.

-Sendikaların krizi kapitalizmin yaşadığı yapısal dönüşümle aynı jenerikte görülebilir. Sosyalizmin tarihsel bir döneminin kapanmasına koşut kapitalizmin yaratıcı bir yıkıcılıkla yeni birikim rejimleri üretti. Bu yapısal/küresel dönüşüm sendikal hareket kendisini gerileten faktörlere, yeni emek/çalışma rejimlerine karşı yeni sendikal örgüt modelleri yaratamamasında etkili oldu mu?

Reel sosyalizm beğenelim ya da beğenmeyelim, eleştirdiğimiz birçok yanına rağmen bir sosyalist bloğun var olması dünya dengeleri ve dünya halklarının ve işçi sınıfının umutları üzerinde çok önemli bir etkendi. Sovyet modeline karşı çıkanlar dahi bugün, bunu teslim ediyorlar. SSCB’nin, reel sosyalizmin Marks’ın ya da Lenin’in öngördüğü sosyalizmden ne kadar uzaklaşmış olduğu ayrı bir konu ve gerçektir. Hatta bana göre uzaklaşma devrimin ilk yıllarında, çok erken dönemlerde başlamıştır. Buna rağmen dünyada iki bloğun olması – üstelik bir de Çin vardır- dünya halkları açısından sadece çok önemli bir psikolojik bir etken değil ama aynı zamanda kapitalist sisteme karşı bir seçenek ve  güçler dengesini belirleyen önemli bir faktördü. Bunun birden bire çökmüş olması toplumsal hareketlerde büyük bir travma, düş kırıklığı yarattı. Dünya üzerinde sosyalizmin, sosyalist solun çözüldüğü bu yıllar, sendikaların da çözülmeye başladığı yıllardır. Dikkat ederseniz Türkiye’de 12 Eylül’den sonra hemen 1985’lerde yükselmeye başlayan bir işçi hareketi vardı. Sosyalist hareketler sendikalarla bağ kuruyordu, sendikalara yönelik politikaları vardı. 1989 Bahar Eylemleri bu ilişkilerin, solun önemli katkılarıyla geldi. Ne var ki, SSCB’nin çöküşüyle birlikte sol tedrici olarak sendikalardan çekilmeye başladı. Bu sendika hareketinin krizinin önemli ve çok esaslı maddi temellerinden birisidir. Kapitalizmin “tarihin sonu” tezleriyle alternatifsiz bir sistem olarak sunulması, tarih önünde muzaffer bir pozisyondagözükmesi işçi sınıfının bütün örgütleriyle, komünist partileri, işçi partileri ve sendikalarıyla ideolojik bir zaaf içine girmesine yol açtı. 12 Eylül askeri darbesinin uzun yıllar süren ve hala varlığını hissettiren yıkıcı sonuçları nedeniyle Türkiye’de işçi sınıfı bu süreci Batı’dan çok daha ağır bir şekilde yaşadı, yaşamakta. 1989 sonrası Berlin Duvarı’na vurulan her çekiç aslında dünya işçilerine vuruldu.

-Liberalizmin, postmodernizmin ideolojik hegemonyasını sola genişlettiği bir dönemden bahsediyoruz.

Evet. 1986-87’lerde sol sendikaların içindeydi ama o dönemde ideolojik politik bir sirkülasyon başlamıştı, bu sendikal harekete de yavaş yavaş yansıyordu. Mesela çağdaş sendikacılık bu dönemde ortaya çıktı. Hepimiz aynı gemideyiz söylemi sermaye ile uzlaşma arayışını meşrulaştırdı. Toplumsal hareket sendikacılığı henüz Türkiye’de keşfedilmemişti. Hiçbir sınıfın tek başına başaracağı bir şey yoktur, tezleriyle bir yandan işçi sınıfının öncü rolü tartışmaya açıldı bir yandan da bir toplumsal uzlaşı arayışına girildi. Bu yaklaşımların sendikal hareket üzerindeki etkileri, yıkıcı oldu. 1989’dan sonra da işçi hareketinde bazı çıkışlar yaşandı. 1991 Büyük Madenci Yürüyüşü burada zikredilmelidir. Ama bu zamanlar, artık “pastırma yazı” diyebileceğimiz zamanlardı. Daha önce başlamış bir büyük ivmeyle giden ve arkasının gelmeyeceğini o zamandan da gördüğümüz hareketlerdi. Sonra sol daha çok etnik temellipolitikalara, kimlik politikalarına yöneldi. Türkiye’de bu Kürt meselesi üzerinden yürüdü. Sendikalardan elini ayağını çeken, işçi sınıfından uzaklaşan sol, bu yeni alanlarda söz üretmeye, siyaset yapmaya çabaladı. Sol, sendikaları yalnız bıraktı. Sosyalist solun çekilmesiyle sendikalar, salt ekonomik mücadele veren ve siyasi kaygı taşımayan kurumlar haline geldi.

Sendika hareketinin çözülüşü, sadece nicel bir gerileme değildir. 1990’lardan sonra yavaş yavaş başlayan üye kaybı bugün çok büyük boyutlara varmıştır. İşçi sınıfı içinde sendikalaşma oranı bazı kaynaklara göre %3-4 bandında seyrediyor. Ama niteliksel olarak da çöküş diyebileceğimiz çok büyük bir gerileme vardır ve zaten asıl mesele de buradadır. Bu gerileme dönemler içinde gerek sendikacılar ve sendika kadroları ve gerekse sendikaların toplum üzerindeki etkileri açısından kademe kedeme izlenebilir. Kemal Türklerleri, Rıza Kuasları, İbrahim Güzelceleri yetiştiren sendika hareketinin bugün içinde bulunduğu durum gözler önündedir.

Öte yandan dünya da değişiyor. Bunu görmek lazım, 1970’lerdeki Dünya ile günümüz dünyası arasında muazzam fark var. Bu farklar işçi sınıfının profili üzerinde, üretimin yapısı/biçimi üzerinde, emek rejimlerinde etkisini gösterdi. Esnek istihdam ortaya çıktı. Kapitalizmin kitle üretiminden çıkıp esnek üretime yönelmesiyle, yapısal değişimlerine bağlı olarak esnek istihdam biçimleri ortaya çıktı. Bu değişim yeni işçi katmanları ya da tipleri de ortaya çıkardı. Taşeron sistemi çok baskın bir hal aldı. Çok farklı iş sözleşmeleriyle çalışan işçiler ortaya çıktı. Esnek istihdam, belirli süreli iş akdi ve özel istihdam büroları ile bu daha da pekişecektir. Batıda işçi sınıfı bunu yaşadı, bizde de yaşanacak/yaşanıyor. İşçi sınıfının çeşitli katmanları arasında da bir bölünme, birbirinden uzaklaşma yaşandı. Eskiden bizim fabrikalarımızda çalışan, Paşabahçe Cam Fabrikası’nda söz gelimi 1980-1983’de 3200 işçi çalışırdı toplu sözleşmenin ekindeki ünvan çizelgelerine baktığımız zaman, tezyinat, sandık imal, baskı makinaları gibi pek çok bölümde çalışan işçilerin ve hatta garsonların, aşçılarınfabrika işçisi olduklarını görebilirdik. Bunların hepsi sendikaya üyeydi. Aynı işverene bağlıydı. Şimdi bu işlerin hepsi dışarıya kaçtı. Neredeyse sadece doğrudan üretimde çalışan işçilerasıl işverenin işçisi durumunda kaldı. Yardımcı işler büyük ölçüde fabrikanın dışına çıktı. Bununla da kalmadı, tel örgü içinde de taşeronlaşma giderek ağırlık kazanmaya başladı. Taşeronlaşma son derece acımasız ve ilkel çalışma şartlarında, güvencesiz bir istihdam ortaya çıkardı, emek piyasasını parçaladı.

Taşeron işçileri sendikalarda örgütlendikleri anda işten atılmalar ve sendikal hak ihlallerine maruz kalıyorlar. Ardından direniş, yargı süreçleri ve çoğunlukla süreç uzadıkça sönümlenmeye yüz tutan eylemler yaşadık. Direniş çadırları ortaya çıktı.Başarısızlık durumu sendikalar ile bu genç, güvencesiz işçi kitlesi arasındaki mesafeyi de derinleştirdi. Varolan sendikal model bu işçi kitlesini kapsayamadı.Esnekleşemeye, güvencesizliğe, taşeron sistemine karşı neden eski sendikal modeller başarılı olamıyor?

Taşeron sistemi işçiler arasında bir bölünme yaratıyor. Bunu fabrikalarda bizler gördük, gözlemledik. Artık sendikalı işletmeler genellikle büyük işletmeler ve sendikalı işçiler de genellikle büyük işletmelerde çalışan ve çekirdek işgücü dediğimiz işçiler haline geldi. Sendikalar da bu işçilerin örgütleri oldular, ağırlıklı olarak. İşçi aristokrasisi kavramı bu kesimi ne kadar karşılıyor, ne ölçüde oturuyor ayrı ama sendikalar önemli ölçüde çekirdek işgücünü örgütleyen örgütler haline geldiler. Bunların dışında asıl büyük işçi kitlesi örgütsüz ve taşeronların elinde ve buralara sendikalar giremiyorlar. Bir çaba içinde de değiller. Bir kaç sendika dışında – ki Dev Sağlık-İş burada zikredilmelidir – hiçbir sendikanın taşeronla derdi yok. Sendikalar büyük ya da oturmuş sanayi kuruluşlarındaki işçilerin %3’ünü %5’ini örgütlemişler, aidat alıyorlar ve işverenlerlede toplu sözleşme dönemlerinde bir uzlaşma zemini yaratıyorlar.Grev yapılmıyor, yapılan grevleri de hükümet erteliyor daha doğrusu yasaklıyor. Grevden korkan sendikalar ve grev yaptırmayan bir hükümet var.  Aşağıdan, taşeron işçilerinden çok kayda değer bir hareket de doğmuyor ya da nadiren görebiliyoruz böyle çıkışları. Son metal fırtınasına bakarsak burada da öfkenin ve eylemin, taşeron firmalarda değil de Renault, TOFAŞ, Ford gibi büyük fabrikalarda ortaya çıktığını görüyoruz. Taşeron cehennemindekoşullar o kadar zor ve ağır ki. Orada silahlı külahlı işler dönüyor. Taşeronlaşma baskıya ve gerektiğinde teröre başvurabilen mafya tarzı bir düzen.

Bugünkü tek tip hantal işkolu sendikalarıyla buralarda örgütlenmek mümkün olamadı. Artık bu “kutsal” tek tip işkolu sendikacılığı modelinin tepeden tırnağa sorgulanması lazım. İşkollarının devlet tarafından belirlenmesine dayanan sistem terk edilmeden sendika özgürlüğünden söz etmek söz konusu bile olamaz. Sendikanın hangi alanda kurulabileceğine devlet karar veriyor, hangi işyerinde örgütlenebileceğine devlet karar veriyor. Türk-İş, Hak-İş neyse de, DİSK de bu yasaktan yana. DİSK’in yasa önerisine bakın; DİSK de işkollarının devlet tarafından belirlenmesini öneriyor. Demokratikleşme, önce sendikacının kendi düşünce yapısı üzerinde başarılmalı, sendikacının zihni özgürleşmeli ki, hayata uygun, hayat içinde karşılığı olan yeni dinamikler ortaya çıkabilsin. Taşeron işçilerinin örgütlenebilmesi de böyle süreçlerin kotarılabilmesiyle olanaklı olabilir. Bunun yolları aranmalıdır, zorlanmalıdır.Sendika hareketi bunu gerçekleştirebilecek yeni örgüt yapılarına yönelmelidir.Taşeron işçilerinin örgütlenmesi, kararlı, çatışması, gözünü budaktan sakınmayan ve işyerlerine yakın hatta işyerlerinin içindeki örgütlenmelerle mümkün olabilecek gibi görünmektedir. Sol siyasetinböyle bir perspektifi önüne koyması gerekiyor.

–Sendikaların mafyatik sermaye ilişkilerini karşılayabilmesi tek başına mümkün olmayabilir. Son dönemde maaşlarını alamayan taşeron işçilere silah çeken, tehdit eden taşeron haberleri sıklıkla yerel ya da ulusal medyada yer aldı.

Evet, solun taşeron işçilerine yönelmesi, onların yanında yer alması gerekiyor.Esasen, kural şudur: sendika fabrikadan ne kadar uzaklaşıyorsa işçi demokrasisinden, sendikal demokrasiden de o kadar uzaklaşıyor. Doğrudan demokrasiden temsili demokrasiye bir geçiş yaşanıyor. Elbette temsili demokrasiyle yönetilen sendikalar da olacaktır ve olmalıdır da ama onların da çok güçlü fabrika komitelerine, fabrika temsilcilik örgütlerine dayanmaları, aşağıdan yukarıya sağlıklı kanallarla beslenmeleri şart. Bugün işkolu sendikalarınınsendika içi demokrasiden uzaklaşmış olmalarının temelinde, sendikaların fabrikalardan uzaklaşmış olmaları ve tabanla bağlarını sağlayabilecek böyle demokratik kanalların da kurumuş olması vardır. Baktığımızda sendika içi demokrasiyi en iyi uygulayan sendikaların nispeten küçük sendikalar olduğunu ve şube sayılarının az olduğunu, işyerlerine daha yakın olduklarını tespit edebiliyoruz. Ama kriz buraları da sarıyor, artık onların bir kısmı da sendika içi demokrasiden uzaklaşmaya başladılar.

-Söylediklerinizden çıkardığım, işkolu sendikacılığının işyerlerine yüzünü dönmesi ve eylem kapasitesini artırması açısından gerekli ama sadece sendikal demokrasi de yetmiyor sendikaların siyasal mücadele vermesi gerekiyor. Bahsettiniz, üretimin parçalı yapısına karşı bütün parçalarda örgütlenme için modeller geliştirilmesi gerekiyor. Öte yandan sendikal demokrasinin işlemediği sendikal hareketin siyasal mücadelede inandırıcı olması da zor görünüyor. Sanırım bir değişim yaşanması ve siyasasının oluşturulması gerekiyor…

Bunu söylediğimde kızıyorlar ama tekrar edeceğim: Sendika özgürlüğüne sendikacının muhayyilesi yetmiyor. Sendika özgürlüğünü referandum sanıyorlar ya da kendi içinde bulundukları modele göre içeriklendiriyorlar. Hâlbuki sendika özgürlüğü şarkıdaki gibi, bütün yasakları yasaklayarak ulaşılabilecek yaşamsal bir dinamiktir. Hiçbir yasağa yer olmayan, hayata en uygun modellerin, bizzat hayatın içinde çıkabildiği, yaşama ve gelişme şansı bulduğu bir özgürlükten söz ediyorum. Sadece benim dediğim doğrudur bakışından artık vazgeçilmelidir. DİSK, 1980’de Abdullah Baştürk döneminde bir broşür çıkardı: “Tek Tip Demokratik Tüzük.” Ve DİSK’in bütün sendikaları bunu kabul etmeye zorlandı. Tek tip tüzüğün demokratik olması mümkün mü? Tek tip sendikanın bu kadar karmaşık emek/çalışma ilişkilerini çözebilmesi mümkün mü? DİSK aynı yıl, işkolu düzeyinde toplu pazarlığın, grup toplu pazarlığının yasaklanmasını istedi, hükümetten. Tek tip toplu pazarlık olsun, işyeri sözleşmeleri dışındaki sözleşme modelleri, türleri yasaklansın istedi. DİSK’in geleneğinde bunlar da var. Bu tek tip çözüm alışkanlığı bir türlü aşılamıyor. En akıllı sen misin? Hem söylüyorsun işkolu sendikacılığı yapacağım, hem de işyeri düzeyinde toplu pazarlık yapacağım… Diyorsun ki, 16 tane işkolu olsun, hangi işkolunda kurulup örgütleneceğimi devlet söylesin, bunun dışındaki alanlar bana yasaklansın, sadece işyeri düzeyinde toplu sözleşme yapayım bunun dışındaki mücadele alanları bana yasaklansın. Budur! Ortaya koyulan “kul” mantığıdır. Hayat senin istediğin gibi akmıyor ki… Büro işkolu yapıyorsun, Oyuncular Sendikası ortaya çıkıyor. Bunun nedeni ne? Sinema/tiyatro sanatçılarıyla borsa simsarlarını aynı yerde örgütlemeye kalkıyorsun. Oyuncular kendi mesleki çıkarları doğrultusunda mücadele edebilmek için gidip borsadaki adamı örgütlemek zorunda ki, işkolu barajını aşıp sendika hakkını elde edebilsin. Artık bu saçmalıkların bitirilmesi gerekiyor. Öncelikle zihinlerimizin özgürleşmesi gerekiyor.Sosyalist sol müdahale edip içinde yer almazsa ve özgür bir sınıf vizyonuyla ideolojik katkısını ortaya koymazsa bu süreç çok farklı yerlere gidecektir. Sol sınıfa yönelmezse sınıf kendiliğinden sola yönelmiyor. Metal direnişindeki durum da budur: Biz burada siyaset istemiyoruz, diyorlar. Doğrudan Bursa’dan arkadaşlardan aldığım geri bildirimler var; solun, DİSK’in adını duymak istemiyorlar, siyaset konuşmak istemiyorlar. Sol kendini alternatif kılmadığı hallerde işçiler tıpkı metaldeki gibi ya ayrı bir sendikayı tartışıyor ya da Müslüman olmak saikiyle Çelik-İş’e gidiyorlar. Fabrikalardaki mücadele sarı sendikaya karşı çıksa da son derece kendi içine dönük biçimde sürüyor. Tek tek mücadeleleri birbirine bağlayabilecek yapılar gelişemiyor ya da zayıf kalıyor. Sosyalist sola burada büyük sorumluluk düşüyor, sosyalist solun işçi hareketi içinde olması lazım. Asıl umut buradadır. Eğer sosyalizmin yolunda yürüyeceksek yol burasıdır, buradadır. Sadece etnik kimlikler, inançlar üzerinden bu inşa gerçekleşemez. Bunlar demokratik ve siyasal mücadelenin, barış için savaşın konusudur, bu alanlarda da mutlaka olunmalıdır ama yürünecek olan sosyalizmin yoluysa, bu yol barış ve demokrasi mücadelesini de içine alan bir yoldur; işçi sınıfının yoludur.

-TİS süreçlerindeki kapsam dışılar, beyaz yakalılar ve mavi yakalıların ortak/çoklu mücadelesi hangi zeminde oluşturulabilir?

Kapsam dışı meselesi çok eski, sendikalaşmanın ilk zamanlarından ki, ilk toplu sözleşmeler 1963’te başlıyor, daha o yıllardan gelen bir meseledir.Bu mesele zaman zaman grev maddesi yapıldı çeşitli sendikalar tarafından, herkesi kapsama alalım diye. Ama başarılamadı. Zaman zaman işçinin kendisi bunu yeterince benimsemedi. Aynı işyerinde beyaz yakalılarla aynı sendikada olmayı benimsemedi, onları işverenin adamı olarak gördü. Amir durumundaki usta ve ustabaşılarla aynı sendikada olmak istemedi. Onlar da işçilerle aynı yerde olmak istemiyor. Sanki bir tür doku uyuşmazlığı var, son derece yanlış bir kanaat yerleşmiş durumda. Velhasıl, aynı sendikada bunların örgütlenmesi başarılamadı, başarılabilecek olsaydı şimdiye kadar başarılırdı. 1963-2015 neredeyse 52 yıl geçmiş. Öyleyse ısrar etmenin bir manası yoktur, yeni bir yol aramak gerekiyor. Ustabaşı, usta, teknisyen, büro memuru, beyaz yakalılar da ayrı bir sendika kurup işverene karşı mücadele etseler şu anki halden daha iyi olmaz mı? Onları kapsam dışı bırakıyorsun ve işverenin saflarında sana karşı mücadele ediyorlar. Grev yaptığın zaman ustabaşı gelip üretimi sürdürüyor. Diyorum ki, onlar da kendi sendikalarını kursunlar. Onlarda işverenin karşısında cepheleşsinler, saflaşsınlar sen de onlarla eylem birliği yap. İlla ki herkesi aynı sendikaya tıkıştırmaya çalışmanın manası ne?Barajlara bakılmadan herkes sendika kurabilsin ve sendikal faaliyet yürütülebilsin. Şu anda toplu sözleşme yetkisi için en çok üyeye sahip sendika olmak gerekiyor, işkolunda barajı aşacaksınız ve işyerinde de %40-50 üye çoğunluğunu sağlayacaksınız. Diyorum ki, toplu sözleşme yetkisi ile üye çoğunluğu arasında bir ilişki olmasın. Üyelik sendika ile işçi arasındaki bir hukuki ilişkidir ve buna kimse karışamaz. Sendikanın elde ettiği haklardan yararlanmak için işçi sendikaya üye olur, karşılığında aidat öder, bu ikisinin arasındadır. İşçi birden çok sendikaya üye olabilmelidir. Ve işçi, bunlar arasından birinin ya da bunların dışında bir başka sendikanın toplu iş sözleşmesi yapmasını isteyebilir. İşkolunda, işletmede, işyerinde toplu sözleşme yapmak isteyen sendikanın beyanı esas olmalıdır. Sendika işçileri fiilen örgütlemişse fiili bir gücü varsa, kaç üyesiolduğunabakılmamalıdır. Sendikanın toplu pazarlık masasına oturabilmesi için üye sayısı ölçü olmamalıdır. İşyerinde gerçekbir temsil kabiliyeti var mı, işverene karşı işçiyi eyleme götürecek fiili bir gücü var mı? Ölçü bu olmalıdır. Bunlara bakılmalıdır. Nasıl? Diyorum ki, sendikanın beyanı esas olmalıdır. Sendika toplu sözleşmeye çağırır, işveren böyle bir gücü olduğuna inanmıyorsa böyle bir çağrıya icabet etmez. Sendika da greve gider, sendikanın gücünün olup olmadığı o zaman ortaya çıkar. Eğer iki sendika varsa kurarsınız sandığı bir günde hangi sendikanın işçi tarafından tercih edildiği sorunu çözülür. Sendika üyeliğinin toplu iş sözleşmesi yetkisiyle bağının koparılması lazımdır.

Aslına bakarsan, bu yasaların külliyen kaldırılması gerekir. Sendika özgürlüğünün, toplu pazarlık özgürlüğü ve özerkliğinin anayasal güvenceler altına alınması, grev hakkının önündeki şu kadar bekle, bu kadar bekle, arabulucuya git gibi bütün formalitelerin, bütün yasakların ve kısıtlamaların kaldırılması gerekir. Toplu pazarlık sürecinin her aşamasında işçi sendikası kendisini güçlü gördüğü ya da grev yapması gerektiğine inandığı anda greve gidebilmelidir. Grev doğal bir haktır ve esasen toplu pazarlık süreciyle de sınırlandırılamaz. Sınırsız ve koşulsuz grev hakkı, Yargıtay’ın pek sevdiği hukuki tabirle söyleyecek olursak, aslında hayatın olağan akışına en uygun olandır. Bunun kanıtı, yasalara rağmen yapılan direnişler, grevler, işyeri işgalleridir. Hülasa, her tür sendikanın özgürce kurulabileceğinin ve toplu pazarlık sürecine her düzeyde katılabileceğinin, sınırsız, koşulsuz grev hakkının anayasal güvenceleri ve uluslararası hukuk normları sendika hareketi için asıl dayanaklardır. Bunun dışında bir sendika yasasına ihtiyacımız olmadığını düşünüyorum. Kaldı ki, sadece ILO’nun asgari sözleşmeleri ile bile bugün olduğundan çok daha ileri bir noktada oluruz sendika hukuku açısından. Sendika hareketi ve emek sermaye ilişkilerinin sürdüğü alan çok dinamik bir alandır ve biraz da teamüllere bırakılması gerekir. İşçinin her düzeyde ve her türde örgütlenebildiği; her düzeyde ve her türde, işkolu, bölge, grup, işyeri düzeyinde toplu pazarlık yapabildiği, sendika  çokluğuna dayanan dinamik bir hukuk düzeni sendika hareketine katkı sağlayabilecektir.

-İşyerinde komite/konseyler toplu sözleşme yapabilirler mi?

 İşyerinde komiteler toplu sözleşeme yapabilirler. Bu korkulacak bir durum değildir. İlle de her şeyi sendika adı altında yapmak gerekmiyor. Bunun İngiltere’de örnekleri var. İtalya’da işçi konseyleri, İspanya’da iç savaş döneminde CNT’nin mücadeleleri, komünist sendikaların mücadeleleri, bu sendikaların işletme içindeki etkinlikleri var. Dünya işçi hareketinin çeşitli deneyimleri var. İşyeri düzeyinde çeşitli örgütlülüklerin biçimlerini işçiler her zaman bulmuşlardır ve bundan sonra da bulabilirler. Fikrini söyle, katkı yap ama asıl olarak işçiler kendileri bulsunlar. Bu örgütlülüklerin biçimi çok önemli değildir, özü önemlidir. İşyerine dayanan, doğrudan temsil ile belirlenen adı ne olursa olsun, bu komitelerin, konseylerin niceliği, sayısı ne olursa olsun toplu pazarlık sürecine katılmasında korkulacak bir yan yoktur. Bundan korkması gereken sermayedir. İşyerlerinde ya da daha geniş birimlerde kurulabilecek meslek sendikaları, kadro sendikaları da olmalıdır. Ustabaşı, teknisyen, beyaz yakalılar buralarda örgütlenebilirler, bu en azından bir seçenek olmalıdır. Farklı meslek gruplarının kendi mesleki çıkarlarını koruyup geliştirebilecekleri sendikalarda birleşebilmelerinin yasal yolları açılmalıdır. Oyuncular Sendikası’nı biliyorum, forumlarına, bazı toplantılarına katıldım. Bu sendikanın toplu sözleşme yapabilmelerinin önünde sayısız yasal engel, yasaklama var. Barajı aşamıyor, çağrı yapamıyor, sektör çalışanlarının bir kısmı işçi olarak görünmediği için üye yapamıyor. İşkolu sendikaları yanında hayatın içinde bölge sendikaları, federasyonlar, işyeri sendikaları, işyeri komiteleri… Kısaca her tür örgüte yer var. Genel sendikalar kurulabilmelidir, bunun uluslararası çok önemli örnekleri var, hemen Fransa’da CGT akla geliyor. CGT uluslararası sendika hareketine çok önemli katkıları olan bir sendika. Ben de böyle bir örgütlenmeyi tercih edebilmeliyim. Neden yasak olsun? Ben de genel sendika kurarım, metalde de, lastikte de şubem, temsilciliğim, örgütüm olur. Ben de böyle bir sendika kuracağım, sana ne! Hayat bu kadar çeşitliyken, hayatın en dinamik alanı sendikalar alanında tek tip kalıplardan vaz geçilememesi anlaşılır gibi değil.

12 Eylül öncesinde sendika hareketinin yükselişindeki en önemli faktörlerden birisinin plüralist sendika düzeni yani sendika çokluğu düzeni olduğunu düşünüyorum.

-Ücret/TİS sendikacılığı yaptığınız zaman ücret, İK, performans, terfi, ödül sistemleriyle, şirket vizyon/misyon/kültürü vs söylemlerle yaptığınız toplu sözleşmeye tekrar sızıyor. Kademeli ücretten esnek ücrete doğru süreci dönüştürebiliyor…

Bunun, sendika hareketinin sistemle olan ilişkisine bağlı olduğunu düşünüyorum. Aslına bakarsan, Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde ve daha sonra iki dünya savaşı arasındaki dönemde çok ilginç gelişmeler var. 20.yüzyılın başlarında sendika hareketi içinde anarşistler çok etkili durumdalar. Ve komünistler… Amerika’da, Avrupa’da ve Rusya’da anarşist akımlar önemli güç olmuşlar. Daha önceleri, Amerika’daki çatışmalar, 1866 Haymarket – Samanpazarı – olayı, idam edilen anarşistler… Birinci Dünya Savaşı’nın ardından İspanya İç Savaşı ve devrim sürecinde CNT ve anarşist sendikalar… Bu süreçlere baktığımız zaman düzenin dışında bir sendika hareketi görüyoruz.

-Sol açısından Lenin’in sendika ve parti ilişki tanımı sonraki dönemde belirleyen oldu…

Evet. Daha sonra sistem sendikaları kendi içine çekiyor. Komünist ya da anarşist hareketin hakim olduğu, sınıfa karşı sınıf anlayışıyla hareket eden dünyadaki sendikacılık hareketi sistemin içine dahil ediliyor. Refah devleti politikalarıyla bir takım entegrasyon yaşanıyor. Sendikalar başarılı toplu sözleşmeler yapıyorlar, bir takım haklar veriliyor karşılığında da sendikalar düzenin bir parçası haline gelmiş oluyorlar. Kapitalizmin dönemsel birikim anlayışı emeğe – bizde ithal ikamesi politikası – bir alan açıyor, pay da veriyordu. Ancak bu süreçler 20. yüzyılın sonlarıyla birlikte değişmeye başladı. Bugün, neoliberalizm denilen yeni dönemde sistem, içerisine aldığı sendikalara yeterli pay vermemeye, hatta onları kaale de almamaya başladı. Sistem şimdi, sendikaları ortadan kaldırma, sendikasızlaştırma politikaları izliyor. Esnek istihdam modelleri, neoliberal uygulamalar sendikasız bir dünya tasavvuruna yöneliktir. Sendikayı bir denge unsuru, işçi ile diyalog basamağı olarak dahi görmek istemiyor. Atomize edip, işçileri küçük birimlere ayırmak ve kendisi doğrudan ilişki kurmak istiyor.

-Güvencesiz, genç ve niceliksel olarak büyük işçi kitlesi ile yeni bir toplumsallığın inşası için sendikalar dışında da-mahallelerde, dayanışma ya da kültürel ağlar içerisinde- buluşabilecek ve sendikalara alternatif olmayan ilişki ve araçlara ihtiyaç olduğu gözüküyor. Çünkü zihniyet dünyaları açısından milliyetçi, muhafazakâr, cinsiyetçi bir kültürlenme, siyasallaşma süreçlerinden beslendiler.Eylemlerin içerik analizi bunu görünür kılıyor.

Bir tanesini söyleyeyim: “Etek giymeyiz, biz bu yoldan dönmeyiz.” Bu işçi diline, bir işçi direnişine uygun bir slogan mı? İşçi sınıfı en modern sınıftır. Bilinç aynası bir slogan ve belki bu sloganı kadın işçiler de atmıştır.

Bütün işçilerin sosyalist olması gerekmiyor. İşçilerin kendi dünyaları da var. Ekim Devrimi’ne katılan denizcilerin, işçilerin çoğu kendilerini sosyalist- o dönem sosyal demokrat denirdi –olarak tanımlamıyorlardı. Çoğunluğu dindardı. Biliyorsun Kanlı Pazar’da Papaz Gapon, Petersburg’da arkasına taktığı büyük bir kalabalığı Çar’a götürebiliyordu. Önemli olan herkesin sosyalist olması değil, herkesin sosyalist olması belki de iyi bir şey de değil. Âşık Veysel “Koyun kurt ile gezerdi fikir başka başka olmasa” diyor ya, çok fikir olması iyidir. Sosyalist olmayanlardan çok şey öğrendik, çok şey de öğreneceğiz eminim. Önemli olan sosyalistlerin bu hareketin içinde olması ve yön verebilecek durumda olmalarıdır. Sol entelektüel, ideolojik donanımhareketle buluştuğu anda, harekete şekil verebiliyor. Emek tarihine bakarsak, 1960’lara, 1970’lere bakarsak büyük direnişler var: Singer, Kavel, Demirdöküm, Sungurlar, Horoz Çivi var, Derby direnişi vra, DGM Direnişi Büyük Grev, izleyen MESS grevleri, Faşizme İhtar Eylemi var. 60’ların sonlarında işçiler direnişlerine “işgal” diyorlar çünkü öğrenciler üniversiteleri işgal ediyorlar, ona benzeterek, ondan esinlenerek işgal diyorlar. İşçi sosyalist değil ama sosyalistlerden etkileniyor, sosyalistler işçiye model oluyor.İşçi hareketlerinin içinde sosyalist unsurlar var. Sizin kitaplardan okuduğunuz, bizim az çok tanıdığımız ağabeylerimiz bu işlerin içerisindeler. 1970’e kadar olan dönemde, daha sonra THKP-C içinde yer alacak pek çok kişi sendikal hareketin de içindeydi. Necmettin Giritlioğlu grevin başında öldürüldü. Bingöl Erdumlu, İbrahim Kalyoncu ve birçok isim Erdemir’de, Aliağa’daydı. Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı Ereğli’ye gidip geliyor. Ereğli’deki işçi ve sendika hareketiyle ilgileniyor. Yusuf Küpeli, Ziya Yılmaz… Dr. Hikmet Kıvılcımlı bu hareketlerle ilgilenmiş, sınıfa o dönem en yakın insanlardan birisi olmuş, İsmet Demir’ler var yani sol,sosyalist sol işçi hareketiyle ilgilidir. Sol sendikalara yönelmiş, sendikalara yol göstermiştir. Maden –İş’in 1967’deki dergilerine bakın, 1969’a bakın mesela, 1969 seçimlerinde DİSK ve Maden-İş Türkiye İşçi Partisi’ni desteklemiştir, Kemal Türkler kendisini sosyalist olarak tanımlamıştır. Bugün Kemal Türkler TKP’li miydi değil miydi? CHP’li miydi? Ne kadar solcuydu? diye konuşuluyor ama o zaman Kemal Türkler işçiye açık olarak sosyalizmi işaret ediyor. Arşivlerdedir. O zamanki sendikalar kendilerini “devrimci sendika” olarak niteliyorlar ve sosyalizmi 1960’ların sonlarına doğru hedef olarak önlerine koyuyorlar. Aydın kesimi ile de önemli bağları var. DİSK’in devrimci sendikacılığı 1975’lerden sonra değişikliğe uğruyor. Devrimciliği de tırnak içinde kullanmak lazım, o zaman ki devrimcilik daha çok anayasaya vurgu yapan, Kemalizm’e vurgu yapan, sosyalizmi de benimseyen ama anti komünist de olabilen biraz da bize özgü bir devrimcilik idi. DİSK’in çizgisi 1975’ten sonra ise Fransız Komünist Partisi’nden ve CGT’den gelen sınıf ve kitle sendikacılığı anlayışına dönüşüyor. Sosyalistler sınıf hareketinin içinde ve başında etkin bir şekilde yer aldıklarında işçi kitlesini demokratik hedeflere, sosyalizme ufuk açacak bir takım hedeflere, sermayeye karşı mücadeleye çekebiliyorlar. Çektiler de. Bunu yaşadık. Solun bütün renklerinin sendikalarda olması gerektiğine, bunun çözüm arayışında harekete çok büyük bir entelektüel, ideolojik ve kültürel zenginlik ve ivme katacağına inanıyorum.

-Devrimci Gençlik hareketinin de ciddi katkısı var. Üretici mitingleri yapılıyor, grevler destekleniyor. İşçi sınıfının ideolojik önderlikya da ideolojik politik önderlik olarak görülmesi, politik atmosfer de bunda etkili oluyor. Belki biraz TKP farklı bir yerde duruyor.

Aslında TKP de aynı yerden geliyor. 1976’da TKP’nin üye sayısı 50’nin altındadır, tam sayının 44 olduğunu söyleyenler var ama 50’den az olduğu açıklandı. Resmen açıklandı. TKP 1973’te bir atılım yapıyor ama Aydın Meriç, Veysi Sarısözen gibi TKP’nin Dış Bürosu’yla ilişki kuranlar dışında Türkiye’de bir üye kitlesi yok. Yani TKP’ye katılanların bir kısmı 68 kuşağının gençlik hareketinden gelen unsurlardır. Partizan, Genç Sosyalistler Birliği (GSB) TKP’ye katılıyor. TKP bu anlamda yeni bir harekettir. Bir geleneği vardır, 1920’de kurulmuştur ve 1920 geleneğini de herkes kabul eder. Hatta 70’lerdeki Aydınlık Sosyalist Dergi dahi kabul eder. Mustafa Suphi, Ethem Nejat… Doktor Şefik Hüsnülerden, Nazım Hikmetler, Eczacı Vasıflar, Hasan Edizler, Reşat Nurilerden gelen, Yakup Demirlerden, İsmail Bilenlerden gelen köklü bir geleneği var ama 1951 tevkifatından sonra TKP artık Türkiye’de yoktur. Sadece yurtdışında ve sınırlı ilişkilere sahiptir. TKP 1975’ten sonra Türkiye’de bağ kurar ve sendika hareketine girer. Bu yanıyla bakarsak TKP, 1975 hatta 1976 ile 1980 döneminde dört, beş senelik yeni bir örgüttür. Enteresan biçimde sendika hareketi içerinde büyük bir güç kazanır.

-Sovyetler Birliği çizgisinde olması, TKP’yi Türkiye’de işçi sınıfının partisi olarak görmesi de etkili oluyor.

TKP, Sovyetler Birliği çizgisindedir ve Sovyetler Birliği’nin desteğini alır. Uluslararası işçi hareketi içinde ve sosyalist blokta temsilci durumda olması, gizli örgüt olması ki, bunun da bir cazibesi vardır yani sistemin dışında görünmesi gibi çeşitli faktörlerle TKP işçi hareketi içinde önemli bir güç kazanıyor. Burada Kemal Türkler’in de rolü vardır. Türkler, TKP’li değildir ama TİP’e karşı her zaman TKP’yi bir denge unsuru olarak görmüştür. TKP, Komintern politikalarından beri CHP ile bir dirsek temasını korumaya çalışmış, DİSK ve TKP 1973 ve 1977’de de CHP’yi desteklemiştir. Bu da Türkler’i TKP’nin yakınında tutan faktörlerden biridir. Reel politik düzlemde de birçok uygun koşullar oluşmuş ve TKP sendika hareketi içinde etki alanı kazanmıştır. Bunu da zaman zaman çok kötü kullandığını söylemeliyim. TİP, TSİP, Devrimci Yol gibi gruplara karşı tasfiyecilik yaparak, kurulu sendikaların karşısına yeni sendikalar kurdurarak… 12 Eylül geldiğinde herkese vurdu. Ama TKP’nin hakkını da vermek gerekir, Türkiye’de sendika hareketine büyük ivme kazandırdı, DGM Direnişini, 1 Mayısları 1976 ve 1977’de örgütledi. İşçi sınıfına sosyalist bilinç taşıdı.

O yıllar solun kendi içindeki çatışmalarının çok etkili olduğu yıllardı. Bunun da acısını çektik. Sol hareket, sendikalar içinde birbiriyle çatıştığı kadar birlikte sermayeye karşı mücadele etmiş olsalardı, solun bugüne taşıdığı miras çok daha olumlu ve ileri bir noktada olurdu.

-Ereğli 1965 -1980 Çelik İşçileri, Kuruluş Yıllarında Haydarpaşa Sendikası (1950-1964), Büyük Grev 1977gibi tarih/bellek çalışmaları sendika ve emek hareketi içinde yer alan kadrolar için önemli ürünler. TÜSTAV’in çeşitli yayınları, Tarih Vakfı Yurt Yayınları’nın bazı yayınları, sayısı sınırlı tez çalışmaları dışında çok fazla yayın yok. İşçi sınıfı hareketinin yazılı ve görsel belleğinin oluşturulması çok elzem görünüyor.

TÜSTAV çok büyük bir birikim ortaya getirdi. Komünist harekete ilişkin arşiv oluşturdu. Komintern belgelerini yayınladı. Sol tarih araştırması içinde yararlı olacak biçimde internet ortamına pek çok yayını koydu. Sendikaların yayınları, DİSK’in yayınları, belgeleri var. Çok kapsamlı bir sendika arşivi kurdu.

-Petrol-İş Sendikası kuruluşundan bu güne çıkardığı bildirileri iki cilt halinde “Bildiriler Kitabı” olarak yayınladı.

Çok yararlı bir iş yaptı Petrol-İş. Bu tür belgeleri kitap olarak yayınlamak ve mutlaka internete de koymak lazım.

-Sendikalar açısından da üyelerinin kolay ulaşabildiği, tüm belge ve bilgiye ulaşabildiği, süreçleri takip edebildiği,  şeffaflığı da sağlayacak biçimde internet yayıncılığı yapmak önemli…

Bunun için önce sendika olmak lazım. Adam kendi harcamasını yazamıyor, saklıyorsa tarihini niye yazsın. Öyle bir kaygısı yok ki… Demokratik, açık, şeffaf bir düşünce yapısına sahip değilseniz böyle işleri önemsemezsiniz. Belgelerimi, çıkardığım gazeteleri, dergileri internete koyayım, demezsiniz. Kaldı ki, bir kaçı belki istisna tutulabilir ama sendikaların arşivi de yok…Var da yayınlamıyorlar diye anlaşılmasın. Arşiv tutulmamış, saklanmamış ki… Kemal Türkler’in Türkiye Maden-İş Sendikası Türkiye’nin en önemli sendikasıdır. 12 Eylül’den sonra sendikanın arşivine devlet el koydu. Devlet arşivleri geri verdiğinde sendikanın bu belgeleri attığını biliyoruz. Bir kısmını bir arkadaşımız yakalıyor, sahip çıkıyor, koruyor. Bugün TÜSTAV’daki Maden-İş arşivi odur. Kendi tarihine atık kâğıt muamelesi yaparsan sendika özgürlüğünü, sendika demokrasisini zaten anlayamazsın. Tarihine sahip çıkmayan, kendi geleceğine ne kadar sahip çıkabilir?

-Anlattıklarınızdan yola çıkarak, solun işçi hareketine, emek hareketine dair tasavvurlarının, önermelerinin olması gerekiyor. Sınıf ve kitle sendikacılığı anlayışından bu güne toplumsal hareket sendikacılığı, halk grevleri vs önermeler getirildi. Bu önermelerin deneyime dönüşeceği pratik/politik ilişki tarifleri konusunda sebat gösterilemedi. Epeydir de yeni önermeler yok. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Teorik öncülleri iyi konulmuş ve hayatta karşılık bulacak biçimde tasarrufların yapıldığı durumlarda bu tartışmalar çok ilerleticidir. Tartışmalar ve yeni tezler ortaya çıkar. Bu tartışmalar kendiliğinden sendikalardan çıkmaz, sosyalist solun bu tartışmaları yürütmesi gerekir. Sınıf ve kitle sendikacılığı da Fransa’dan, CGT’den gelen bir modeldir. Fransız Komünist Partisi ve CGT’nin savunduğu modeldir. Arkadaşlarımız bunu alıp DİSK’e taşıdılar. 1976’da sınıf ve kitle sendikacılığı DİSK dergisinde makale olarak yayınlanıyor ve herkes tarafından kabul ediliyor. Devrimci Yol gibi hareketler de bunu kabul ediyor, Yeraltı Maden-İş sendikası örneğin DİSK’e katılırken sınıf ve kitle sendikacılığını kabul ederek katılıyor. Tabii Devrimci Yol, esasen “devrimci sendikacılık” kavramını kullanıyor ve tezlerini ortaya koyuyor. 1980 sonrasında sanırım İşçilerin Sesi diye bir gazeteleri vardı, “Sınıf ve Kitle Sendikası” diye bir broşür de yayınladılar. Sosyalist sol sınıf hareketinde güdük olunca ilerletici tartışmalar da çok sınırlı yapılabiliyor. Bu tür tartışmaların teorik yanları güçlü, kapitalist üretim ilişkilerinin güncel eleştirilerini işçi hareketinin örgütlenme modellerine dönüştürecek yeterlikte olmalıdır. Toplumsal hareket sendikacılığı tartışmalarının olumlu tarafı esnek olması, işkoluna göre bile farklı model ve uygulamalara açık olmasıydı.

Bugün sendika hareketi içinde sendika tezleri tartışılmıyor. DİSK, bir anlamda Genç-Sen, Emekli-Sen gibi sendika örgütlenmeleriyle toplumsal hareket sendikacılığını hayata geçiriyor, bunlar çok da olumlu, ilerletici adımlar ama bunun teorik temelleri yeterince gündemde tutulmuyor.

-Fikri takip, sebat, kararlılık göstermek önemli sanıyorum.

Evet, vurgulamak gerekir: Sendika hareketinin yükselişi ile sosyalist solun sendika hareketi içinde olması doğrudan ilişkilidir. 1980’e kadar işçi hareketinin yükselişinde asıl faktör sosyalist solun sendika hareketinde etkin olmasıdır. 1990’ların başına kadar yeniden bir yükseliş yaşandıysa bu da sol siyasetin sendikaların içinde olmasındandır. Çöküşte de önemli etkenlerden biri sol siyasetin sendikaları terk etmiş olmasıdır.

Emek-sermaye çelişkisi varlığını sürdürdükçe, sınıf mücadelesi sürdükçe sendika hareketinin yolunun, sınıf sendikacılığı kavramıyla bulunabileceğine, çizilebileceğine inanıyorum. Bu çerçevede sendikaların siyasete katılmaları asıldır. Sendika-siyaset meselesinin, sendika hareketinin tartışma gündeminin asıl meselesi olduğunu düşünüyorum.

Can Şafak Hakkında…

1979-1982 yıllarında Çalışma Bakanlığı’nda iş müfettişi olarak görev yaptı. 1980, 12 Eylül’den sonra Kristal-İş’te 1983 yılından 2015 yılı Mart ayına kadar otuz yıldan fazla ve Birleşik Metal-İş’te de dört yıl toplu sözleşme uzmanı olarak çalıştı. Çeşitli gazete ve dergilerde yazıları, makaleleri yayınlandı. Yayınlanmış kitapları: Ekin Yayınları’ndan 1983’te İş Yasası Uygulaması, 1984’te Yeni Toplu Sözleşme Düzeni, Kristal-İş Yayını olarak 2008’de 1971 Cam Grevleri, TÜSTAV Sosyal Tarih Yayınlarından 2010’da Kuruluş Yıllarında Haydarpaşa Sendikası, 2012’de Büyük Grev 1977 ve 2015’te Ereğli 1965-1980 Çelik İşçileri.