Tevfik Güneş: Birleşik Emek Hareketi İçin Siyasal Alan Emek Alanı İlişkisi Oluşturulmalıdır

DİSK Eğitim ve İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Daireleri Müdürü Tevfik Güneş ile bugün sendika hareketinin krizinin en temel öğesi sendika-siyasal alan ilişkisini, siyasal alanın sendikalar üzerinde neredeyse yok denecek etkisinin, sermayenin işçi sınıfının bilincinin dönüşmesindeki etkisini konuştuk. Tevfik Güneş’e göre birleşik emek hareketi/cephesinin yaratılması siyaset-sendika ilişkisini özgürlük, demokrasi sorunsalıyla ve ötesinde iktidarla ilişkilendirilmesinden geçiyor. Dönüştürücü işlevi sağlayacak olan sendikalar değil siyasal alandır. İşçi sınıfının bilincinin mevcut bilincinin dönüşümü ve ücret/TİS sendikacılığından öte demokrasi ve özgürlükler talebi olan bir mücadele hattı ortaya çıkabilecektir.

-Sohbetimize sınıfın niceliksel görünümüyle başlayalım isterseniz. Böyle bir girizgâh bile birleşik emek hareketi/cephesinin yaratılması lüzumunu gösterebilir. Bu görünümün sınıf hareketinin ideolojik, siyasal, örgütsel yapılarına etkisi nedir?

Sendikal hareketin siyasal, ideolojik ve örgütsel farklılıklarının yarattığı parçalı, iktidarla sorunu olmayan uyumlu ve sosyal diyalogcu özelliğinin yanında niceliksel sorunları da oldukça sıkıntılı bir görüntüyü bize sunmaktadır.

Gelinen süreçte sendikal örgütlenmelerin durumuna bakıldığında, 27 milyon işçi istihdamda yer alırken, bunun sadece 13 milyona yakını sigortalı, 10 buçuk milyonun ise kayıt dışında olduğu görülecektir. TİS kapsamındaki sendikalı işçi sayısına bakıldığında 700 bin küsur gibi bir rakamla karşılaşılacaktır. Sendikalaşma oranı %4 düzeyine inmiş durumdadır. Yeni yasaların çıkması bile bu oranların durumunu değiştirememiştir. Ve gelecekte daha aşağı ineceğinden kimsenin kuşkusu olmasın. Ülkede yardım alan resmi yoksul sayısı 2011 de 12 buçuk milyon civarındayken, bugün bu sayı 17 milyona gelmiş durumdadır.

 Bu tabloya bakıldığında devasa örgütsüz ve yoksul bir çalışan kitlesinin bu ülkede var olduğu görülür. Mevcut geleneksel sendikacılığın bu kitlenin örgütlenmesine dönük herhangi bir çabasının olduğunu söylemek kolay değildir. Zaten mevcut yapılarının taşıdığı zaafların böylesi bir güçlü çabanın ortaya konulmasının da önünde engeldir. Giderek taşeron ve güvencesizliğin temel üretim biçimini aldığı, örgütsüzlüğün her alanda dayatıldığı bir süreçte geleneksel sendikal yapıların kendi pozisyonlarını korumak dışında bir derdi de yoktur.

Çalışma yaşamında zaaf ve yetersizlikleriyle malul sendikal hareketin siyasal, ideolojik ve örgütsel farklılıklarından dolayı parçalanmışlığı da göz önüne alındığında sermayenin ve hükümetin birikim ve rekabetin sürdürülebilmesi için başlattığı temel hakların ortadan kaldırılması saldırılarına cevap neredeyse yok denecek düzeyde kalmaktadır.

–Birleşik emek hareketi/cephesinin yaratılması ihtiyacına yazılarınızda da değiniyorsunuz- farklı sınıf ve emek örgütleri hak mücadelesi ekseninde nasıl ortaklaştırılacak, birleşik emek hareketi nasıl yaratılacak? Politikası, ilişki ve hareket biçimlerine dair neler söylersiniz.

Daha önceden yazdığım yazılar bir siyasal partinin emek çalışması ekseninde yazılan başyazılardır. Bir toplumsal muhalefet hareketinin ve emek cephesinin oluşturulması noktasında girizgâh niteliğinde yazılardır. Baştan söyleyelim kolay bir süreç değil; birkaç belirleme ya da tespitle sorunların çözümünde yol almak oldukça zor. Birleşik emek cephesinin oluşturulması gerekliliği herkes tarafından sıklıkla vurgulanıyor. Bunun en temel unsurlarından birisi siyaset-sendikal alan ilişkisidir. Birleşik bir emek hareketi yaratmanın en temel özelliği siyasal alan-emek alanı ilişkisinin oluşturulmasıdır. Ya da başka türlü ifade edecek olursak, siyaset-sendika ilişkisini özgürlük, demokrasi sorunsalıyla ve ötesinde iktidarla ilişkilendirmekten geçer.

Genelde sınıf hareketi özelde sendikal hareketin durumuna bakıldığında bu ilişkinin çok uzun zamandır ülkemizde derin sorunlar içerdiği bilinen bir gerçektir. Siyasal alanın sendikal alan üzerindeki etkisi neredeyse yok denecek kadar etkisizdir. Bu durum sendikal yapıları kendi başına bırakmakta, politika üretme, örgütlenme ve mücadele pratikleri kendiliğindencilikle yoğrulmuş bir bürokratik yapıyı başat haline getirmektedir. Yönetimsel yapılarla emekçi kitleler arasında bağ çözülmüş, eğitim, örgütlenme ve mücadele pratikleri “dostlar alışverişte görsün”  kabilinden çalışmalar haline gelmiş/getirilmiştir.

Siyaset-sendika ilişkisine dair söylenecek en güzel laf Lenin’in belirlemesi olacaktır: “Sendika sekreteri parti kadrosu olmalıdır, eğer değilse sadece bir sendika sekreteridir”. Sendikacılar bürokrat, mevzuatlarla oluşmuş alana razı, teşne durumdalar, bir kısmı devlet güdümlü sendika vs yaklaşımların gerçekliği olsa bile siyasal alan emek mücadelesine, örgütlenmesine, sınıf mücadelesine ne kadar dâhil olabiliyor? Bana göre mevzuatın inanılmaz gerici/yasaklayıcı olması, sendikacıların koltuklarını bırakmak istememesi, 12 Eylül düzeninin çalışma yaşamında hala devam etmesi vs vurguları bana göre temel belirleyen değildir sadece bir etkidir. Siyaset-sendikal alan ilişkisi dediğimizde öncelikle bu alanın sorunlarını tespit etmek ve çözümlemek gerekiyor. Ben bir sendika çalışanıyım, uzmanıyım. Bu anlamda kendi konfederasyonumu belirli ölçülerde eleştirebilirim, belirli ölçülerde eksiklerini de söyleyebilirim ama siyaset-sendikal alan ilişkisi düzenlenmeden “Bu yapılar tarihsel misyonunu tamamlamıştır, yeni modellere ihtiyaç vardır” demek mevcut durumda ne yapılacağının yanıtını içermiyor. Yeni modeller, deneyimler kolay ortaya çıkmıyor. Bir dönem Toplumsal Hareket Sendikacılığı tartışıldı ancak bu önermeyi hayata geçirmek için de bir siyasal alan-sendika ilişkisinin ortaya çıkması gerekiyordu. Siyasal alanın yeniden biçimlenmesi gerekiyor, buradan kastım elbette CHP vs değildir. Sosyalist, devrimci solun sınıf ve örgütlenme meselesine dair programı, bırakın herhangi bir öngörüsü bile yok. Sınıf örgütlenmesi dediğimiz zaman bazı siyasal örgütler sadece kamu çalışanlarını anlıyor. Kamu çalışanları emek cephesinin bir parçasıdır ama esasen işçilerden, güvencesiz, taşeron işçilerinden, kayıt dışında çalışanlardan ya da örgütlü ve kamuda veya özel sektörde çalışanlardan bahsediyorum. Bu insanların örgütlenmesi çok önemlidir. Buna dair bir projeksiyon, kadro politikası yoksa açıktır ki kamu çalışanları alanında sıkışıp kalırsınız. Emek cephesinin, sınıf hareketinin örgütlenmesi denildiği zaman kamu çalışanlarına daraltılmış bir yaklaşım görüyoruz.

-Siyasal alandan müdahale ve ön açıcı işlev tarif ediyorsunuz. Bu siyasal alanı da güçlendirecek ve emek eksenli yeni bir toplumsallık inşasını da ete kemiğe büründürecektir.

Emek cephesi deniliyor ama içinde işçi sınıfı yok. Bu ülkede 27 milyon insan çalışıyor. Emek cephesi denildiğinde etkili olmayan ya da etki alanı dar, toplu sözleşme ve grev yapmayan sendikal yapıların bir araya getirilmesi anlaşılıyor. Ben bundan bahsetmiyorum: sınıf mücadelesini kendisine eksen alan siyasal alan inşası gerekliliğinden de bahsediyorum. Doğrudan sınıf çalışması yapabilecek bir siyasal davranıştan söz ediyorum. Toplumsal muhalefeti ortaya çıkaracak ve sınıfı buna eklemleyecek bir siyasal eksenin oluşturulması gerekiyor. Bu eksen oluşturulmadığında mücadele eden, kavga veren, greve çıkan sendikalara bile bürokratik diyebilirsiniz. Örneğin Birleşik Metal İş sendikamız greve çıktı. İşyeri komite ve konseylerinin grev, toplusözleşme süreçlerinde söz ve karar hakkı vardır. Bütün kurulları işlevli ve işletilir: Başkanlar kurulunu, genel temsilciler kurulunu, işyerlerinde toplu sözleşme komitelerini işletirler ama sonuç itibariyle DİSK’in, Birleşik Metal İş Sendikası’nın ilkeleri doğrultusunda bir işleyiş var ama siyasal alan ilişkileri açısından baktığımızda çok zayıftır. Buna bürokratik sendika nasıl diyeceğiz? Tablonun bu olması bu insanların kabahati değildir. Siyasal alanın etkisi ya da organik bir ilişki söz konusu olmadığında öznel, bağımsız ilişki ve müdahalerle ilerlenmeye çalışılıyor. Kendi başlarına bir şeyler yapmaya çalıştıkları bir tablo ortaya çıkıyor. 1990 yılından bu yana en iyi eylemlerden birini yaptılar. Taban gücü ile bütünleşen bir yönetim olarak yaptılar. Bu politik değil mi? Elbette politik ama burada bile kendisini ücretler düzeyiyle sınırlayan öteye geçemeyen bir hal var. Birleşik emek hareketi, cephesi, sınıf hareketi dediğimiz zaman eksenine siyasal talepleri alması gerekir. Ücret bunun içindedir ve o da politik bir meseledir. Özgürlük ve demokrasi istemeyen bir işçi sınıfının emek cephesini tartışması abesle iştigaldir. Siyaset sendikal alan üzerinde güçlü bir etki oluşturabilirse bürokratizm, mevzuat, yasalar, dini ve milliyetçi ideolojilerin hegemonyası, 12 Eylül’ün çalışma yaşamında hala süren etkileri gündemlerinin de aşılması mümkün hale gelebilecektir.

Sermayenin en büyük başarılarından birisi işçi sınıfının bilincinin dönüştürülmesi oldu. Dini ve milliyetçi ideoloji ve politikayı hayatın her alanına yedirdiler. Bunu söylemek gerekiyor. İşçi sınıfı bugün ırkçı, gerici, faşist, muhafazakâr bir zihniyet dünyasına sahiptir. Ne yapacağız? İşçi sınıfı böyle diye vaz mı geçeceğiz? Aksine. Şu halde dönüştürücü işlevi sağlayacak olan sendikalar değil siyasal alandır. İşçi sınıfının bilincinin mevcut bilincinin dönüşümü ve ücret/TİS sendikacılığından öte demokrasi ve özgürlükler talebi olan bir mücadele hattı ortaya çıkabilecektir. Birleşik emek cephesi içinde değişik formlar yer almalıdır. Sendikalı işçilerle sınırlı olmamalıdır. Taşeron, güvencesiz, kayıt dışında çalışanlar ve sınıfın başka bileşenleri yer almalıdır. Özgürlük ve demokrasi mücadelesi için güçlü bir sınıf hareketi olmazsa olmazdır.

-Gezi direnişi sınıf hareketinin yokluğuyla ma’luldur…

İnanılmaz bir hareketti. Ülke tarihinin yaşadığı en büyük kitlesel direniş olan Gezi direnişinde işçi sınıfının kendi örgütselliği ve politik talepleriyle yer alması mümkün olsaydı, ülkenin yaşadığı bu gericileşme dalgasının esemesi okunmazdı bugün. Şimdi Bursa’da başlayan ve yayılan metal direnişine bakalım. Sola mesafe, solu uzak tutma çabası var, kendi içine kapanma var ama sadece ücret meselesine sıkışmış bu tablo var. Tüm sendikal anlayışları aynı kefeye koyan, alternatifini de üretemeyen bir söylem var. Yine de kendiliğinden işçi direnişleri ve patlamalarına yazık etmemek için işçi sınıfının temel taleplerine gücü oranında kim sahip çıkıyor, mücadele veriyor göstermek, anlatmak gerekiyor.

– Liberalleşme diye tarihleyeceğimiz bir dönemin Sınıftan kaçış eğilimleri ve “elveda proletarya” söylemlerinin yarattığı tahribatın sonuçlarını yaşıyoruz.

Elbette çok etkili oldu. Teknoloji yoğun üretim alanlarının açılması ve sınıftan kaçış eğilimleri proletaryanın niceliksel olarak nasıl büyüdüğünü bir süre gözden kaçırdı, mülksüzleşme ve proleterleşme süreçleri doğru değerlendirilemedi. Dünyada değişik formlarda neredeyse 3,5 milyar çalışan var. Küresel sermayenin hareketleri, belli dönemlerde belli coğrafyalarda, bölgelerde üretim yoğunlaşmaları söz konusu oluyor. Örneğin Brezilya üretim yoğunlaşması söz konusu oluyor, sendika siyaset ilişkisine dair formlar ortaya çıkıyor ya da Pasifike kayıyor. Sermaye buralarda yoğunlaşıp ucuz emeğe dayalı üretime başladığında karşıtını da yarattığını görüyoruz. Buralarda siyasal alandan müdahaleler de görünür. Türkiye’de ise sol gençlik, kamu çalışanları vs alanlarda örgütlenmeye, var olmaya çalışıyor.

-Çoğunlukla da geçmiş dönemin kadro ve ilişkileri belirleyici…

Yeni oluşmuş sektörlere dair bir çaba görülemiyor. Büro işçileri, beyaz yakalılar vb alanlardan, adeta işgücü depoları olan bölgeler ve organize sanayi havzalarından sendikal alana güç taşıyacak dinamik siyasal alandır. Şöyle diyebiliriz: Kendinden menkul siyasal kadrolar var, bunların kendilerine aidiyetleri, siyasal anlayışları olabilir ama sonuç itibariyle emek alanının varlık yokluk alanı olduğunun farkında olduklarından bir mücadele yürütüyorlar. Bunu siyasal alana, örgütlenmeye, siyasal talepler manzumesine bağlama konusunda etki kuramıyorlar.

–  Genel olarak siyasal alanın bütünlüklü yaklaşımlar, kent, doğa, emek vs alanlarda da politikalar, dayanışmacı, kolektif hareket tarzları üretmesi, sınıfın işyerlerinin dışında da bir toplumsal inşasının parçası olabilmesi için gerekli görünüyor. Sosyalist solun sınıf hareketine yöneylem sunması, kendi yeniden inşası için de önemli… Sendika hareketinin krizini sadece sendika özgürlüğü ve sendika demokrasisi sorunu olarak görmüyorsunuz…

Sendika özgürlüğü ve sendika demokrasisi tek başına bir çağrı gücü oluşturmuyor. Daha düzgün bir sendika içinde yer alma, kendi sendikan çağrısıdır. Buralarda yönetimlerde ağırlıkla sol bir anlayış görülür. DİSK böyledir, Türk-İş içinde bazı sendikalarda da bu tespit edilebilir ama tabana doğru indikçe Türkiye’deki zihniyet yapılarını görürüz, yönetimler ile taban arasında düşünce biçimleri arasında büyük bir kopukluk görürüz. Ancak bu haklarını teslim etmemeyi gerektirmez. Sonuçta direnmeye çalışan, yoksulluğun sınırlandırılmasına çabalayan bir konfederal yapı var. İşçi şunu bilmiyor; ücret ve hak mücadelesinin toplumsal ortam ve siyasal sistem ile bağını görmüyor. Ücret ve hak mücadelesini demokrasi ve özgürlükler alanı içinde yapacaksınız yoksa Türkiye gibi her an her şeyin olabildiği cendere ve cebir düzeninde mi yapacaksınız? TİS süreçleri, 1 Mayıslar, eylemler, direnişlerde siyasal talepler manzumesini oluşturabilir. Biraz demokratik bir alan oluştuğunda 1 milyon insanı Taksim’e toplayabiliyorsunuz, devletin ceberut yanı ortaya çıktığında sol hareketin etki alanı, kadroları ile sınırlı düzeyde kalıyor, sınıf ve kitle gelmiyor. Bu bana göre emek alanının sadece sendikalara bırakılmış olmasından kaynaklanıyor. Aşağıdan gelen sürekli ve bilinçli bir sınıf hareketi yaratma çabasında olunsaydı giderek onun bilinci ve ideolojisini dönüştürecek dinamikler, ilişkiler de ortaya çıkmış olacaktı. Devlet ideolojik aygıtlarıyla öyle bir bindirme yapıyor ki dinsel-gerici ideoloji hayatını ve düşüncesini belirliyor. Katılaşıyor ve özgürlük ve demokrasi gibi bir sorunu olmuyor.

-1970’lerin DGM direnişi, MESS’e karşı direniş, faşizme ihtar mitingleri siyasal alan sendika hareketi ilişkisinin önemli örneklerindendir…

Tarihten bu bağlar çok rahat kurulabilir. Bunların yanında 16 Mart katliamına ilişkin iş bırakmalar, faşist cinayetlere karşı eylemler var. Bunun anlamı şudur: Özgürlükler ve demokrasi alanına kısıtlayıcı, baskılayıcı müdahalelerde bulunulduğunda çok ciddi siyasal etkide bulunuyorsun. Bugün bunun eksikliğini yaşıyoruz. Ulusal İstihdam Stratejisi gibi bir belge çıkarıyorlar, 50 yıllık gelecek ipotek altına alınıyor, uygulamalar peyderpey hayata geçiriliyor. Buna dair kavga veren sadece DİSK. Kıdem tazminatı, esnekliğin bütün biçimlerine, özel istihdam bürolarına, taşeronlaşmaya ilişkin tutum alınamıyor. Bunlar sınıfın mevcut örgütlerini de ortadan kaldıracak uygulamalardır. Emek cephesi dediğinizde Türk-İş ve Hak-İş’i silip atamıyorsun, öyle parçalı bir hal söz konusu ki Hak-İş zaten siyasal iktidarın güdümünde, Türk-İş kıdem tazminatının tartışılmasına cevaz vermiyor. DİSK, topyekûn bir belgeye karşı çıkıyor yanında kimseyi göremiyor. DİSK’in gücü de belli, solun siyasal gündeminde bunlar zaten yok. Yaptığımız şeyler de var: Kıdem tazminatı, asgari ücret kampanyası, BMİS’in MESS grevi çok önemlidir. Metal direnişinde tetikleyici öğelerden birisidir. Değerlendirmelerimizi yaparken belirsiz ve nereye vurduğunu görmeyen üslup ve tutumlardan kaçınmak gerekir.

-Söylediklerinizden yola çıkarak, yeni bir toplumsallığın, sendika hareketinin ve devrimci, sosyalist bir hareketin inşası bir birine bağlıdır, diyebiliriz.

Kesinlikle… Bu ülkede sınıfın bilincini dönüştüremezsek gelecek tahayyüllerimize, özgür ve demokratik bir toplum mücadelemize ilişkin yapacağımız her şey eksik kalacaktır. Siyasal alandan sendika ilişkisi doğru biçimde tesis edemezse, etkin gücü olmayan bir sınıf başka siyasal yönelimlere teslim olacaktır.

-Lümpenleşir…

Lümpenleşme taşeron ya da kayıt dışı faaliyetlerde çok fazladır. AKP denilen melanetin, siyasal davranışın parlamentoda bu kadar rahat hareket edebilmesinin, istediği yasaları geçirebilmesinin, asgari ücret talebini bile yuhalatabilmesinin bir nedeni bu tür davranış biçimlerini beslemesi ve ondan beslenmesinde yatar. Bu tür davranışların, ilişkilerin ideolojik hegemonya ile ilişkilendirilmiş olduğunu görebiliriz. Sınıfın politik hali sömürü alanının düzenlenmesinde ve siyasal alanın AKP lehine tahkim edilmesinde çok etkili oldu. Güçlü bir sendika hareketi, sınıf hareketi o ülkede demokrasinin de güvencesidir. Genel grevi siyasal bir araç olarak kullanabilen bir sınıf hareketi olsaydı ülkede bu kepazelikler, yağma, cinayet, hırsızlıklar önlenebilir, eğitimden sağlığa, kente doğaya piyasa etkisi kırılabilir, adalet sistemindeki çürüme önlenebilirdi. Bugünün Türkiye’sinde uygulanan bütün bu gerici- piyasacı politikalara karşı duracak güçlü bir işçi sınıfının yokluğu herkesin malumudur. Özgürlük ve demokrasi kavramları siyasal kavramlardır. Bunların içini dolduracak şey, bunlar için ne yaptığımızla ilgilidir. Sendikal yasalardan tutalım da önümüzdeki dönem emekçilerin nefesini kesecek diğer yasal düzenlemelere kadar örgütsel ve politik olarak ne tavır alacağımızla ilgilidir. Son tahlilde, bu saldırılara verilecek cevap güçle ilgilidir ve onun alanlarda nasıl ortaya konulduğudur. Masa başlarında ortaya konulan karşı duruşların arkasında güçlü bir muhalefet söz konusu değilse, emekçi sınıf her daim kaybetmeye mahkûmdur. Bu düzenlemeler teknik düzenlemeler değil, tam da sermayenin kendi iktidarını pekiştirmek için yaptığı politik düzenlemelerdir.

Siyasal alanın ideolojik politik yenilenmesi, örgütlenme ve kadro politikasına bağlı olarak çalışma tarzında yenilenme gerekmektedir. Stratejik alanlarda doğrudan örgütlenmeye gidebilecek bir politik perspektifin oluşması gerekiyor.

-Teşekkür ederiz…