Ücretli kölelik baskısız olmaz -1 - M.Ender Öndeş

Akademisyenlerin ilginç bir dili vardır. Kesin yargıları ve harekete geçirici söylemleri politik aktörlere bırakıp çözümleme cümlelerini daha uzun ve nispeten muğlak sözcüklerle kurarlar. Kişisel yaşamlarında politik aktivite içinde olsalar bile akademik yazında politik militan gibi söz söylemeyi tercih etmezler. Örneğin “otoriteryen eğilimlere kaymakta olan iktidar”dan söz ederler ama sokakta yürürken “kahrolsun faşizm” diye slogan atarlar. Bu belki onlar için anlaşılabilir bir durumdur ama sokaktaki politik aktörlerin de böyle bir dil tutturması garip olur.

“Faşizm” tartışması ve mevcut devlet biçiminin tanımlanması konusu böyledir örneğin. Aslında tartışma epey eskilere gider. Türkiye ve benzeri ülkelerin rejiminin burjuva devrimler yüzyılını yaşamış klasik Batı Avrupa ölçütleriyle ele alınamayacağı, buralarda kendine özgü bir durumun olduğu hep söylendi. Yanılmıyorsam eğer ilk kez Dimitrov, faşizmin özgül durumlarından söz etmişti. Ama yine de faşizmi sokaklarda SS askerlerinin kol gezdiği bir hal olarak görme eğilimi hep var oldu. Bu, faşist hareketin tehdidi altında bir “kusurlu demokrasi”ye sahip olduğumuz varsayımına yol açarken, bir anlamda “faşizme geçit yok” sloganının da kaynağı oldu. İspanya’ya gönderme yapan bu slogan, faşizmi devletin, yönetme biçiminin yapısına içkin bir olgu olarak değil de, dışsal bir tehdit olarak görmenin sonucuydu.

1960’ların sonunda M. Belli’nin diktatör Marcos’un parlamenter gibi görünen rejimine gönderme yapan “Filipin Tipi Demokrasi” söylemi, aslında özgün durumu bir kavrama çabasıydı. Daha sonra ise M. Çayan, faşizmin Türkiye’nin rejiminin yapısal bir unsuru olduğunu, zaman zaman parlamenter/gizli icra edilen bu düzenin zaman zaman da açık darbeler biçiminde kendini ortaya koyduğunu söyledi. Bu belirlemeye de katılan oldu, katılmayan oldu ama sonuçta durumu nasıl isimlendirirsek isimlendirelim, Türkiye’nin soluk aldırmaz bir baskı düzeniyle yönetildiği gerçeği hiç değişmedi. Değişmeyen bir diğer gerçek de, bu baskı düzeninin ufak tefek tamiratlarla ortadan kaldırılmasının mümkün olmadığıydı.

AKP sonrasında ise, faşizmi sadece üniformalı şahıslara ve darbelere yapıştıran, dolayısıyla Türkiye’nin 150 yıllık siyasi macerasının iki kutbundan birini (İttihatçılar-Kemalizm-CHP) faşist, diğerini ise (İtilafçılar-Demokrat Parti ve AKP’ye kadar gelen ardılları) özgürlükçü olarak görmeye başlayan, baskı rejimini sınıflardan kopararak bir “alışkanlık” ve “genetik davranış biçimi” düzeyine indiren aldatmaca ortaya çıktı. Oysa sanal değil de gerçek hayatta, gerçek insanlar olarak yaşayanlar, Türkiye’nin son doksan yılının tamamının (iktidarda hangi klan olursa olsun) nasıl geçtiğini gayet iyi biliyordu. Ama yine de Türkiye’nin politik macerasını “darbeciler-darbe karşıtları” ikilisiyle açıklamaya çalışan kalemşörler oldukça etkili oldu. Öyle ki, binlerce cinayet ve sayısız katliamla geçen “sivil” 90’ları bile görmezlikten gelen (12 Eylül’de öldürülenlerle 90’ları hiç kıyaslayan var mı?) bu uyduruk tarihçilik, TV ekranlarını ve gazeteleri kapladı.

Şimdi, AKP’nin 11’inci yılındayız. Paketlerden söz ediliyor, “ileri demokrasi” lafları hala sürüyor. Ama sokakta her gün yaşadığımız şey, faşizmin nasıl yapısal bir olgu olarak devletin kodlarında var olduğunu gösteriyor. Yani bilmem kaçıncı paketin bilmem kaçıncı maddesinde kıytırık bir cümle geçiyor ama sokakta sizi yine lacivert duvarlar karşılıyor.

Bir ülkenin yönetiminin kendi yurttaşlarını ne kadar döveceği, o ülkenin ekonomik/politik sisteminin ne kadar esneyebileceğiyle ilgilidir. Bu esneklik seviyesi ise herhangi bir politikacının niyetine değil ülkedeki ekonomik rejimin yurttaşlara ne verebileceğine bağlıdır. İşte tam da burada geldiğimiz yer; belki de başka bir yazıda uzun uzun ele almamız gereken neoliberal vahşi kapitalist sistemdir. Geçmişe ait bütün sosyal sistemleri, bütün güvenceleri çökerterek yoğun işsizlikle desteklenen korkunç bir ücretli kölelik düzenine dayanan, fahiş karları ancak böyle elde edebilen sistem, baskıyla ayakta tutulabiliyor. Yani sokakları açtığınızda, örgütsel engelleri, barajları, vs. kaldırdığınızda, isteyen istediği sendikaya, derneğe girip istediği zaman sokağa çıkıp daha iyi bir hayat istediğinde, bugünkü düzeni sürdüremezsiniz. Bu, AKP için de, muhtemel başka bir iktidar için de böyledir.

***

Konuyu sürdüreceğiz ama bir küçük anımsatmayla bitirelim şimdilik...

Şimdi hatırlayan yok ama hani şu Uğur Mumcu’nun Öcalan’la ilgili bir komplo teorisi vardı. 1972’de bildiri dağıtırken yakalanmış da efendim üç beş ay sonra nasıl da serbest bırakılmış, vesaire vesaire...

Rahmetli bunu hiç anlayamadan göçüp gitti dünyamızdan. Oysa gayet basit: O vakitler, askeri cunta vardı memlekette; şimdi, yani “ileri demokrasi”de olsa mesela, “örgüt üyesi olmadığı halde...” deyip, temiz bir on yıl verirlerdi!

Ne diyorduk? Faşizm mi?