Tek başına bir ölçü değil belki ama yerelin tasfiyesi ve yetki/karar mekanizmalarının aşırı düzeyde merkezileştirilerek keyfileştirilmesi faşizmin tipik davranış kalıplarından biridir. Tek elden yönetmek, hatta mümkünse tek bir kişinin eliyle yönetmek, en küçük ayrıntılarda bile “ben bilmem merkez bilir” kuralını kafalara yerleştirerek yaşamın tüm alanlarına (yatak odaları ve mutfaklar dahil) müdahale etmek, dayanılmaz bir güzelliktir çünkü.
Yıllardır devletin küçülüp küçülüp cebimize girmesini, piyasanın kuşlar kadar özgür olmasını hararetle savunur görünen neoliberal arsızlığın iğrenç yalanı da tam bu noktada açığa çıkar. Tüm açıklığıyla söylersek, yeni yüzyılın neofaşizminin temeli bu yalan üzerine oturur. İslami ya da başka soslarla öne sürülmesinin bir önemi yok. Asıl önemli olan şu: Bu vahşi sömürü hırsı, kuralsız, toplumsal denetimden uzak bir “köpeksiz köy”ü ve para kazanırken “tereyağdan kıl çekme” rahatlığını şart koşar ve o zemin üzerinde işgörür.
Sözgelimi 1960’lı yılların o pek beğenilmeyen çalışma yasaları neoliberalizm açısından berbattır! İş sağlığının ve işyeri mekan tanımlamalarının (kimse uymasa da!) milimetrik hassasiyetlerle kurallaştırılması, iş güvencesi üzerine lüzumsuz yasalar filan, hepsi sıkıntıdır. Bir maden ya da fabrika kurmak için “çevre bilmemnesi” gibi onlarca yerden onay ve imza alınması, vs. vs... hepsi para kazanmanın önünde engellerdir.
Bu yüzdendir ki, gözlerini toprak doyurasıcalar, patron örgütlerinin, ticaret odalarının her kongresinde “bürokratik engeller”den söz edip zırıl zırıl ağlarlar. “İş yapamıyoruz kardeşim” derken bal gibi yalan söylerler aslında ama hep daha fazla avanta için baskı cümleleridir bunlar.
En iyisi darbedir aslında. Her büyük kapitalist, özünde darbecidir, darbe yanlısıdır; zaten Türkiye’nin yakın tarihinin pratiğinde de aynen böyle davranmışlardır. Darbe iyidir; işler tek elde toplanır, gereksiz parlamenter gevezelikler, toplumsal dirençler ve örgütler yok edilir. Ama öte yandan bu, sıkıntılıdır da. Çünkü bu keyfi militarist merkezileştirme, bazen çok tatlı bir avantanın sıradan bir piyade albayın keyfine bağlanması anlamına da gelebilir! Oysa, bizzat kendisi de hırsızlar çetesinin üyesi olan bir sivil yönetici “hırsızlık adabını” daha iyi bilir, işler daha hızlanır. Yeter ki bu çete, birbirinin ayağına basan çeşitli fraksiyonlardan oluşmasın, yekvücut, “adil” bir soygun düzeni oluşsun.
Pürüz yok! İtiraz yok!
Bugünkü TMMOB macerasının özeti de budur. Allah’ın belası bir itirazcılar korosu olarak mühendisler, doktorlar, eğitimciler, vs. her zaman sıkıntı kaynağıdır. “Memleketin gelişmesini istemeyen” bu çapulcu örgütleri, ona itiraz ederler, şunu beğenmezler, insanda ne bir tad bırakırlar ne de afiyet! Su akar biz bakarız, kovamızı doldurmaya kalksak, ekoloji mekoloji, bir yığın gevezelik!
Sonuçta, bir gece vakti torbaya küçük bir ekleme... İş biter, TMMOB, “kanarya sevenler derneği” haline gelir; yarın da Tabipler Birliği’ne bir “güzellik” düşünüleceği kesindir. Zor da değil. Aynı gece yarısı, Şehir Tiyatroları’nı Orman Bakanlığı’na, Kadın Sığınma Evleri’ni Savunma Bakanlığı’na bağlasan kim bilecek? Adamlar zaten uyku mahmurluğuyla oy kullanıyor!
Şu anda Türkiye’nin imarla ilgili en küçük işlemi bile Başbakan’ın kankası Bayraktar’ın iki dudağına bağlanmıştır. Çevre, kültür, tarih, milli park ve sulak alan statüleri, aklınıza her ne geliyorsa hükümsüzdür.
Sadece TMMOB meselesi değil. Örneğin Kanun Hükmünde Kararname (KHK) denilen şey, tipik bir örnektir. Siz, bir kağıda bir şeyler yazıyorsunuz, onu 10-15 bakan imzalıyor ve Meclis gibi gereksiz ayrıntılardan paçayı kurtarıp bal gibi kanun yapıyorsunuz aslında.
Mesele aslında “yerelin etkisizleştirilmesi” değil, toplumun etkisizleştirilmesidir. Toplumun örgütlenme ve itiraz noktaları için vaktiyle safdil hukukçuların yarattığı zeminlerin yıkılması ve dizginsiz bir “rahatlığın” yaratılması, sağlığın doktordan, imarın mühendisten, eğitimin öğretmenden kurtarılmasıdır. Bu aynı zamanda tabii ki yerelin de budanmasıdır. Siz düşüncesizce bir yasayla örneğin maden ruhsatında belediyeleri yetkili kılarsanız mahvolursunuz! Bir adet yürekli belediye başkanı bile adamı kanser etmek için yeter de artar bile!
Bu yüzden, sürece bakarken sadece Anayasa’ya değil, derinden akan asıl ırmağa bakmak gerekir. Örneğin Anayasa’ya sade suya bir “çevrenin korunması gözetilir” lafı koyarsınız da, bu “gözeticiler” yine de tarihi kıyımlara imza atabilir; “kimse suçsuz yere tutuklanamaz” dersiniz de bu operasyoncuların elini bağlamayabilir. Çünkü temel sorun “Ana”yasa’da değil, “Baba”nın (siz Don Carlaone olarak okuyun) işleri yürütme şeklindedir. Ethem’i vuran polise 30 yıl verirseniz bu bir iradedir; “eline daş değmiş canım” derseniz bu da bir iradedir ve her iki irade de Anayasa’dan çok memleketin direksiyonunu elde tutan ekonomik/politik güçlerin ne istediği ile ilgilidir.
Bu istek ise bellidir: Vur, kır, yık, çal, para kazan! Ayak haddini bilecek, başı kendi başına bırakacak!