Şimdi tam tarihi hatırlamıyorum; Gezi Eylemi sürerken polisin sabah sabah gelip “Parka dokunmayacağız ama alanı boşaltacağız” bahanesiyle ortalığı gaza boğduğu gündü. Gaz bulutlarının arasında birinin şöyle bağırdığını hatırlıyorum: “Ulan bi daha provokasyon lafını kim kullanırsa...”
Abartılı mıydı? Eh, hadi öyle olsun. Ama Allah aşkına, sabahın köründe gelip milleti duman eden polisle cebelleşirken, ne söylesindi yani adam?
Hakikaten, nedir şu provokasyon? On altı yaşımdaydım “aman evladım provokasyona gelmeyin” denirdi; elli yaşımı geçtim tencere tava aynı hava!
Nedir provokasyon? Bilen var mı? Tam bir tanımı var mı; yoksa herkes kafasına göre mi takılıyor? Mesela “Bir eylemi amacından ya da içeriğinden saptıran durum” denilebilir mi? Ama bir eylemin “içeriği” eylemin seyri içinde değişebilir de. Örneğin 1 Mayıs’ın amacı bellidir ama birileri sabahın köründe Kadıköy Nikah Salonu’nun köşesinden nişan alıp iki tane gencecik insanı öldürürse ve siz buna rağmen düzenli kortejlerle 23 Nisan’a benzer bir şeyi sürdürürseniz; onur ve bağlılık kavramları ne hale gelir?
Ya da bir eylemdeki kitlenin “hazır olmadığı ve yapacak güce sahip olmadığı bir duruma zorlanması” olarak tanımlayabilir miyiz provokasyonu? İyi, öyle olsun. Ama bu tanım da şüpheli değil mi? Üç tane ağaçtan buralara nasıl geldik o zaman? Yani insanların gücü, enerjisi ve kafasındaki hazırlık, bir fanus içinde mi oluşur?
Özellikle de ana akım medyanın dalkavuklar korosu sahnedeyken, çok kullanılan kavramlar bazen ciddi biçimde yozlaşıyor. Genç bir işçinin kafasına kurşunu sıkıyorsun, sonra da onun “silahlı eğitim görmüş provokatör” olduğunu kanıtlamaya çalışıyorsun; insanları perperişan ediyorsun sonra da camiye sığınanlar için akla gelmez yalanlar uyduruyorsun, vesaire, vesaire...
Örneğin insanlar, “dağdakiler çekiliyor, sen de buraya karakol filan yapmayacaksın” diye yürüyorlar. Provokasyon mrovokasyon yok! Yaptıkları şey basit ve yalın! 2013 Newrozu’nda söylenen sözleri gayet doğru anlamışlar aslında; üstlerine düşeni kavramışlar, görev haline getirmişler, yapıyorlar. Aslında toplamda da bir provokasyon yok; daha doğrusu provokasyondan ne anladığınıza bağlı bu. Çekilmekte olanın yerine kitlelerin gücünü ve iradesini ikame ediyor yurttaşlar ve -biliyorum bu soğuk bir laf olacak ama- bunun bedelleri yaşanıyor.
Gezi’de olanla benzeştirmek değil tabii ama orada da akşamüstü kalkıp yollara düşüyorsun; sonucu az çok kestirdiğin halde yapıyorsun bunu. “Ben şu eyleme gideyim” diyorsun ve bunu derken içine dahil olacağın tablonun bazen cana bile mal olabilen sonuçlarının farkındasın. Gidiyorsun; çünkü bunu yapmazsan hiçbir şey kazanamayacağını biliyorsun. Gidiyorsun, çünkü bu riski göze almazsan bir şeylerin değişmeyeceğini biliyorsun.
Bu anlamda, hükümet sözcülerinin ve Erdoğan’ın uydurduğu yalanlar, ettiği hakaretler de aslında kitleleri provoke etmek değildir. Öfkelendirmek başka şey, provokasyon başka şey. Sokaklarda olmak, bizim istemediğimiz, provoke edilerek sürüklendiğimiz bir şey değil ki. Biz istiyoruz orada olmayı, hem de deli gibi istiyoruz; çünkü biliyoruz ki orada olma ısrarını sürdürürsek taşlar yerinden oynayacak. En azından umudumuz bu.
“Bayrak mitingleri” başkaydı örneğin; hatırı sayılır bölümü aslında sadece AKP’den ya da düzenden nefret eden milyonlarca insan, başka bir zulüm merkezi tarafından manipüle edilmişti. 6-7 Eylül’de ya da Kristal Gece’de sokaklardaki insanların çoğu alt sınıflardandı ve onlara gösterilen hedef, mal mülk sahibi azınlıklardı. Lice’yi atlamayan Gezi direnişi ise eksiğiyle gediğiyle bir halk hareketidir. İnsanlar iyi bir şey için yola çıkmışlar da kötü bir şeyin aleti olmuş değiller. Bunu yapmak isteyen tabii ki vardır da; isteyenin bir yüzü karaysa biz zaten ezelden zenciyiz!
Demek istediğim şu: Şöyle ya da böyle, düzen cephesinden ya da bizim cenahımızdan bu “provokasyon”, “kirli oyun” gibi lafların her Allah’ın günü yüzlerce kez yerli yersiz tekrarlanmasının asıl sakıncası, doğru bildikleri için harekete geçmek isteyen insanların kafasının şüphelerle sakatlanmasıdır. Daha basit ve anlaşılır dille söylersek, bu lafların dile pelesenk olmuş hali, doğru bir iş yapmak için (polisi protesto etmek ya da karakol yaptırmamak) evinden çıkan yurttaşı, “provokasyona gelme” ya da “bilmem hangi oyunun aleti olma” kaygısına yöneltmek anlamına geliyor ki, bunun da hangi değirmene su taşıdığı açık. Çünkü ne niyetle olursa olsun, bir “oyun”dan söz ettiğinizde, “oyuna gelmemek için geride durma” mesajını da kodlamış olursunuz.
Netice olarak; “sık bakalım sık bakalım” ironisinde gizli her şey.
“Provokasyon” dediğin tek dişi kalmış canavar karşısında bizim iman dolu göğsümüz yok mu?