Mayın eşeği de olmayacağız patronların eşeği de* - Nilgün Güngör

Fransa ölçeğinde nicel bakımdan zayıf (sendikaların rakamlarına göre Paris’te 100 bin, ülke çapında 300 bin kişi) ama özellikle Paris’te kararlı ve hep daha genç bir katılımla yaşadık 1 Mayıs’ı. Hemen öncesinde başlatılan, 1 Mayıs’ın işçi çalıştırmanın yasak olduğu, ücretli tatil günü vasfını kaldırmaya yönelik saldırı yasası meclisten geçmedi fakat süreç işlemeye devam etti. 1 Mayıs’taki önemli taleplerden biri “1 Mayıs’a dokunma!” olmasına rağmen, bu tekelci burjuvaziyi durdurmaya yetmedi. 16 Haziran günü yasa teklifi Senatoda görüşülecek ve ardından yeniden mecliste ele alınacak. Sendikalar 16 Haziran için Senato önünde toplanma çağrısı yaptılar. İşçi sınıfını en anlamlı tarihsel haklarından bile soyundurmaya çalışan tekelci burjuvazi bize 1 Mayıs’ı tıpkı kazandığımız gibi mücadele ederek savunabileceğimizi hatırlatıyor…

1 Mayıs’ın çok öncesinden beridir, ABD/İsrail-İran savaşının akaryakıt, gübre vd girdi ve hammadde fiyatlarını fırlatmasıyla iyice etkisiz hale getirdiği ücretlerin durumu önemli bir yer tutuyor. Ücretlerin, temel olarak da asgari ücretin yükseltilmesi için tek tek işyerlerinde değil topyekun eylem dalgası kendisini dayatıyor. Öte yandan ise solun sandığa en odaklısından parlamentoya en uzak olduğu iddiasındaki kesimlerine dek 2027 cumhurbaşkanlığı seçimlerinden gözler ayrılamıyor. Bu tanıdık yaman çelişki pratiğinin asli motifi faşist partinin işbaşına gelmesini önleme saiki ile açıklanıyor -ki bu tehlikeyi görmezlikten gelmek düpedüz apolitizmdir- fakat mücadelenin ana hatlarında ve örgütlenmenin kapsama alanında sınırların fazla değişmemesi sorun oluşturuyor.

ALARM VERDİREN ÇİFT BASAMAKLI RAKAMLAR

Yaz ayları yaklaşırken çalışma ve yaşam koşullarındaki ağırlaşma ve işsizliğin yıkıcı sonuçları hüküm sürüyor. İşsizlik oranı Fransa’da aktif nüfusun yüzde 8,1’ine ulaştı. 15-24 yaş grubunda ise yüzde 20’yi buldu. Finlandiya’nın yüzde 11’lerle birkaç yıldır başı çektiği Euro bölgesi işsizlik oranları listesinde Fransa Yunanistan’ın hemen arkasından dördüncü geliyor artık. (Böylesi oranlar çok eskiden müzmin Avrupa birincisi olan İspanya için görülürdü.) İşsizlik oranındaki tırmanışa tekelci burjuvazi, parlamentodan yeni geçen işsizlik sigortasın hakkındaki kısıntılarla “yanıt veriyor”. İşsizlik sigortasına hak kazanma süresi, ödenti süresi ve meblğlar yeni işsizlik sigortası reformu ile birlikte daralıyor. Yarı zamanlı (haftada 24 saat) ve daha da yarı zamanlı (haftada 20 saat) işler istihdamda yüzde 17’den fazla yer tutuyor ve özellikle ikincisinden alınan ücret 1000 euro’yu zorbela aşıyor. Tam zamanlı çalışma da bir kurtuluş sayılmaz çünkü gitgide daha fazla iş asgari ücretliliğe tekabül ediyor. Asgari ücretlilerin çalışanlar içindeki oranı yüzde 17,3 -kadınlarda ise yüzde 58, yani her iki kadından biri asgari ücretle çalışıyor. Burada toplamda istikrarlı bir yükseliş var. 2014 yılında yüzde 10,8 olan asgari ücretli oranı iki katına doğru ilerlemekte.

Biz buna hem dünya hem ülkeler ölçeğinde dibe doğru yarış diyoruz. İşsizleşme, yapay zeka ve diğer otomasyon biçimleriyle olanlar da dahil artan kitlesel ve bireysel yıkımlar, emperyalist rekabet ve krizin sırtımıza yıkılmasına ve her tür sınıf dışı tutuma karşı işçi sınıfının salt ücret artışı değil mücadele birliği ve dayanışmasını sağlayabilecek bir içerik ihtiyacı büyüyor. Açık ve net olarak asgari ücret başta olmak üzere sosyal ve kültürel olanlar dahil tüm temel gereksinimleri insanca karşılayacak bir ücret için mücadele. Bu da işçi hareketindeki yaz tatili rutinini bozmak demektir! Ki şimdiye dek grev safı tutmamış işyerlerinde taşlar yerinden oynamaktadır.

TEREYAĞI DEĞIL SUPER RAFALE

İşçi sınıfı ve emekçiler için tablo bu olduğunda madalyonun diğer yüzünde askeri harcamalar yükselir her zaman. Fransa’da da gün gün, yıl yıl bu yaşanıyor. 2023’de parlamentodan geçirilen askeri programlama yasasıyla 2030’a dek silahlı kuvvetlere 413 milyar euro ayrılacak. Bu ise bir önceki döneme (2019-2025) nazaran yüzde 35’lik bir artışa işaret ediyor. Savunmadan tasarruf olmaz diye paketlenen programlamaya göre devletin yıllık saldırı aygıtı bütçesi tırmana tırmana 2030’da 69 milyara çıkacak.

Bu yıl Türkiye’de yapılacak olan NATO’nun 2025’deki zirvesinde, üye devletlerin askeri bütçelerini 2035 yılına dek Gayrı Safi Yurtiçi Hasılanın yüzde 5’ine çıkarmaları kararı alındı. Fransa’da halen yüzde 2’lik olan bütçe yüzde 3’e çıkarılırsa askeri harcamalara ayrılan pay 100 milyar euro’yu, yüzde 5’e çıkarılması halinde ise 172 milyar euro’yu bulacak. Halihazırda Fransa’da Milli Eğıtim Bakanlığı bütçesi genel bütçede birinci sırada yer alırken, 2035 itibariyle devletin en birinci harcaması askeri ve savaş harcamaları olacak. Bu harcamanın yapılabilmesi için ise ek vergilerin koyulması, sosyal harcamaların daha da kısıtlanması ve AB masraflarının gitgide azaltılması gerekiyor. **

Dünyanın ikinci büyük silah ihracatçısı olan Fransa’da, insanın aklına ekonominin militarizasyonunu, tekelci burjuvazinin, burjuva siyasetin faşistleşmesini resmeden İlya Ehrenburg’un ölümsüz eseri (onun üçlemesinin ilk romanı) Paris Düşerken nasıl da sık sık geliyor… Dassault’nun Rafale (türkçesi fırtına) savaş uçakları başta olmak üzere makineleri hiç durmayan fabrikalarına yeni eküriler katılıyor. Renault, PSA Citroen gibi otomobil fabrikaları ve yan sanayi elektrikli otomobil üretimine ite kaka geçerken aynı zamanda silah, drone, askeri 4x4 sipariş takviyesi de alıyor ama yine de Çin rekabetinden sarsılıyorlar!

Ekonominin askerileştirilmesinin tek sonucu ise sınıfsal sosyal hak gaspları, ücretlerin bastırlması, işçi sınıfının siyasal moral güçten düşürülmesi, burjuva demokratik zerrelerin bile göze batması, faşist partinin devleti mali oligarşinin tüm isterlerine göre tanzim etmesidir. Geçtiğimiz Mayıs ayında 600’den fazla Fransız oyuncu, yönetmen ve sinema çalışanı, faşist partiyi açıkça destekleyen tekelci kapitalist Vincent Bolloré’nin Fransız film endüstrisinde gücünü artırmasına karşı bir açık mektup yayınladı. Onun medya ve film şirketleri üzerindeki etkisinin kolektif hayal gücüne karşı faşist bir darbe anlamına geldiği ve Fransız sinemasının özgürlüğüne zarar verdiği uyarısında bulundular. Mektup daha sonra Javier Bardem, Ken Loach gibi uluslararası isimler tarafından da imzalandı. Bu olay Fransa’nın yumuşak gücü kültür endüstrisinin de kadrajın dışında olmadığına gösterdi.

Faşist parti bu koşullarda tekelci burjuvazinin açık teveccühüne gitgide daha fazla sahip olurken işçi ve emekçilerde de ülke çıkarlarını düşünen, istikrar yaratabilecek, pür ve denenmemiş bir güç algısı yaratmaya çalışıyor. Elbette ki öncü işçilerin bildiği ve dediği gibi, kimse Fransa’nın faşizm tecrübesi yok diyemez. Ama faşist yükselişi de kimse inkar edemez. Yüzde 30 oranını çoktan aşmış, sadece tepede değil aramızda dolanan, iş arkadaşlarınızı, komşularınızı saran bir kanserden bahsediyoruz.***

Peki işçi sınıfı bu dalgayı kırabilecek mi, yerli ve güçmen işçiler olarak kırabilecek miyiz… İşçi sınıfı iş kayıplarının ekonominin askerileştirilmesi ile “karşılanmasını”, gitgide daha fazla silahın ölüm kusmaya hazırlanmasını elinin tersiyle itebilecek mi? İşçilerin hem sivil hem askeri sanayide çalıştığı, 3D üretiminde yer aldığı Rafale uçakları Fransız cumhurbaşkanlarının dış gezilerinde imzası atılıp fiyonklanacak ölümcül hediyeler çünkü.

Peki, içinde ailece bağır çağıra şarkı söyleyerek tatile gidilen, ev boğuntusundan kaçan bir kadını direksiyonuna atlayıp kafa dinlemeye davet eden, 15 dakikada şarj olup sizi 600 kilometre götürebilen elektrikli otomobil reklamlarına ne olacak peki? Ama zaten asgari ücretli ailelerin çocuklarının yüzde 58’i tatile gidemiyor ki…

BURJUVA DÜŞÜNÜŞÜN ÇIKMAZ YOLLARI

Çalışabildiği sürece yaşayabilen diye tarif ettiğimiz proleterin en büyük korkusu işini kaybetmektir. Bu bela ile sık sık karşıya geliyor Fransa işçi sınıfı bölükleri. İşyerleri kapanıyor, fabrika çevreleri çölleşiyor. Hastane, sağlık ocağı, postane, banka şubesi kalmayan bu yerlerde sosyal hizmet diye akıllarına boomer’lara online işlem yapma becerisi kazandırmak, tüm banka ATM’lerini birleştirmek vb geliyor.

İşi korumanın yolu olarak milli ekonominin korunması, sanayinin ülke dışına taşınmaması savunusu, yöntem yönünden ise mahkemeler, davalar, hükümetle görüşmeler ve en sonu bir daha nasıl iş bulacağı belirsiz 50 ve üstü kuşağın uçuruma atılması, tüm bunların karşısında içe patlayan isyan duyguları diye etkisiz ve sınıfı içten zayıflatan bir toplam oluşuyor. Denize düşene yılan uzatılıyor…

Rusya-Ukrayna savaşı, Doğu ve Kuzey Avrupa ülkelerindeki kadar olmasa da Fransa’da da savaş tehlikesinin bulunduğu, buna karşı hazırlanmak gerektiği düşüncesini güçlendirdi. Ancak hükümetin Ukrayna’yı destekleme politikaları fazla destek bulmadı. Bir yanda otorite ülkeler diğer yanda özgür ve demokratik ülkeler biçiminde, Alman Yeşiller Partisi vd.ler tarafından pişkince savunulan politikalar Fransa’da güçlü bir toplumsal karşılık yaratmadı. Bununla birlikte, yakınlarda bir savaşın varlığı, füze tehditleri, sonrasında Yanın Doğu’da başlayan başlayan savaş, ekonominin askerileştirilmesi politikalarının desteklenmese bile kabulüne yol açıyor. Dev yapay zeka yatırımları da buna ekleniyor. Ekonominin askerileştirilmesi konusunda parlamenter muhalefet eksiksiz bir biçimde (Sosyalist Parti, Komünist Parti, Boyun Eğmeyen Fransa, Yeşiller…) milli savunmanın caydırıcılığı aşmaksızın (yani fiili saldırı ve ataklara girişmeksizin) devamından yanalar. Nasıl bir fikir bu? Duvara postmodern bir “eser” diye bir muz yapıştırabilir, biri onu çaldığında yenisini koyabilirsiniz ama bir tüfeğin duvarda hep asılı kalması bir oksimorondur… Kaldı ki Fransız ordusu dünyadaki operasyonel anlamda en işlek ordulardan biridir. Dev uçak gemisi Charles de Gaulle Doğu Akdeniz’de demirlemiş durumda. Savaş girdabında Fransa’nın emperyalist hegemonik politikalarına yönelik bir sorgulama ve eleştiri yok -sol partiler de içinde olmak üzere. ABD aksı dışında NATO’yu sürdüren, yerine göre Fransa-İngiltere, yerine göre Fransa-Almanya eksenleri kurmaya çalışan, İrlanda gibi ülkelere nükleer koruma sağlamakla övünen bir dış politika...

Savaş konusunda daha çok propagandif kalan, eyleme akışı kitlesellik açısından daha sınırlı fakat artan bir duyarlılık var. Silah üretimi konusunda sendikalardan net sözler duymak mümkün değil. Faşist parti RN’nin milli ekonominin yaşatılması konusunda söyledikleri ile fazla bir ayrım koyulamayınca onlar göçmen düşmanlığı, din gibi faktörlere de yaslanarak bundan onlar avantaj sağlayabiliyorlar. Elbette ki bunun anlamı kapanan işyerlerinin, çölleşen bölgelerin durumunu soyut bir söylemle karşılamak değil aksine bu mücadelenin kararlı yürütücüsü olurken faşist partilerin tekelci kapitalistlerl etle tırnak gibi, onların aparatı olduklarını göstermek ve sınıfsal toplumsal talepleri hep üstte tutmak. Söylendiği kadar kolay olmasa bile bu ülkenin hem dokularına işlemiş hem güncel mücadele tecrübeleri de, faşist partinin sıyrılan maskesi de bizim lehimize etmenler…

Bütçe ve kaynakların nerede ve nasıl kullanılacağı, hem ekonomik hem siyasal mücadelelerin merkezinde yer alıyor. Eylemlerde ilk öğrendiğim sloganlardan biri özellikle kamu sektöründe çalışanlarının attığı “De l’argent, il y en a! Dans la caisse du patronat!” idi. (“Para çok, patronların kasasında!”) İnovasyon, ekonominin askerileştirilmesi ve faşizmin yükselişi, parlamentoların geriye itilmesi, hatta açıkça askıya alınması -herkes kendi yaşadığını bilir denir ya, Fransa’da da 2024 seçimlerinden bu yana hükümetleri hep seçilmemişler kuruyor ve o yüzden de şu an beşinci başbakan işbaşında bulunuyor- savaş politikaları, tekelci mali oligarşinin program ve politikalarının her yerde temel unsurları. Düşük ücretler, uzatılan çalışma saatleri, gaspedilen tatiller, kemirilen kazanımlar, kötüleşen eğitim ve sağlık koşulları günlük mücadelelerin taleplerini belirliyor. En son 11 yaşında bir kız çocuğunun okul çıkışında tecavüz edilerek öldürülmesi milli eğitim bakanlığına ve fail ile ilgili önceki başvuruları hiçe sayan jandarmaya karşı Fransa’nın birçok yerinde öfkeli protestolar düzenlendi. Eğitime, sağlığa bütçe ve saldırgan, yayılmacı savaş yanlısı dış politikalara karşı işçi sınıfı ve emekçilerin küresel ölçekte mücadelelerinin bölgesel ve küresel düzeyde önemi artıyor. Emperyalist kapitalist devletler, tekeller savaş istiyor, işçi sınıfı ve emekçiler ise “Savaşa vereceğimiz tek bir kuruş, tek bir insan yok” diye haykırıyor eylemlerde. Savaşı ancak sınıf mücadeleleri ve devrimlerin önleyebileceğini, barış için bu temelde birlik olmamız gerektiğini hayat öğretti, öğretiyor.

Buradan da anlaşılır ki sadece bütçelerin dengelerinde bir nebze işçi ve emekçilerin kazanımlarına ayrılması ne yeterlidir ne de kalıcı olabilir. Her tür reformcu, parlamenter bulanıklığa karşı, bütçe konusunda da karşımızda olan tekelci burjuvazidir. İşçi sınıfı ve emekçiler küresel ölçekte otoriter, bazı ülkelerde açık faşist ve saldırgan iç ve dış politikalar gibi Türkiye’de iç muhalefeti bastırma ve bölgesel güç olma eksenli bir dış politika ile karşı karşıyadır.

Demokratik ve antiemperyalist mücadelenin demokratik bir içerik ve düzeyde örgütlenmesi fikri yetersizdir. Bizzat sınıf düşmanlarının saldırganlığının da gösterdiği gibi sonuç alıcı olan, tekelci mali oligarşik iktidarların can damarlarını, mutlak egemenliklerinı, mülkiyet sistemini, meta ekonomisini hedef alacak sosyalist temelde bir demokratik mücadelenin örgütlenmesidir. Toplumsallaşan emek bilinci ile, kafa ve kol emeğinin birleşik örgütleneceği, geleneksel örgütlenme biçimlerini aşarak ilerlediğimiz bir yol.****


DİPNOTLAR:

* Filistin halkına karşı kullanılan silahları yüklemeyi reddeden Charles de Gaulle havalimanı işçilerinin eyleminde “Mayın eşeği olmayacağız” dövizleri kullanılmıştı. CGT sendikasının 1-5 Haziran tarihleri arasında Tours kentinde 54. Kongresinde söz alan bir kadın delege, sloganı değiştirerek kullandı… https://www.youtube.com/watch?v=bH9X-LaRV4o 

** https://www.strategie-plan.gouv.fr/files/files/Publications/2025/2025-05-12%20-%20NF%20-%20R%C3%A9armement/FS-2025-NF02-R%C3%A9armement-22mai.pdf 

*** Olumsuz bir örnek vermek gerekirse CGT kongresine sunulan faaliyet raporunda faşizm konusunda yapılan eğitim toplantılarının artırıldığı ,fakat bazı sektörlerde bu konuyu tartışmanın kolay olmadığı, kimi durumlarda sorun çıkmasın ve farklı sonuçlara yol açmasın diye bu eğitim çalışmalarının reddedildiği de aktarılıyor.

**** Fransa’da bunun bir örneği 1936 Halk Cephesi hükümeti döneminde yaşanan ilk’lerdir: Haftalık çalışma süresinin 40 saat olması, sendikal özgürlükler, asgari ücrete yüzde 35 zam, toplu sözleşme hakkı ve ilk ücretli yıllık izin gibi… Bir diğer örneği ise “şanlı otuz yıl” diye anılan 1945-1975 dönemindeki ekonomik büyüme ve kamu harcamalarının, işçi hareketinin mücadele ve pazarlık gücünün bugüne nazaran yüksek olduğu yıllardaki sınıflar arası güç ilişkilerinin bıraktığı deforme edici iz.