Ne Enkazların Altında, Ne Çalışırken Ölmek... Yeni Bir Yaşamı Kurmak İçin Sosyalizm! - Nilgün Güngör

Depremde yaşamlarını yitirenlerin çoğunu tanıyamazdık elbette ama kapitalizmin aynı azami kar-asgari yaşam oklarıyla vurulduk. Bazılarıyla ise çok dallı bir sarmaşık bizi birbirimize bağlıyordu. Öyle ki, içimizde bir yer hep yas tutacak ve almadıkça öcümüzü, daha çok yakacak içimizi.

6 Şubat Pazarcık-Hatay depremi, 50.000’e yakın can aldı aramızdan. Felaketler gece gelir derler, bu defa artçı sarsıntı ve toplumsal yıkımın arkası gelmiyor. Yalnız gidenler için değil kalanlar için de yaşam gittikçe ağırlaşıyor; başka bir enkaz daha yığılıyor üstüne emekçilerin.

“Ey şehir!...”

Normal zamanlarda bile dinlemesi ağır gelen “Beyrut” parçasını (Hüsnü Arkan) geri çağıran üç yıl önceki Beyrut patlaması olmuştu. “Ey şehir!... / Sen yoksun...” Tekelci kapitalizmin kendi özünden bir parçayı, 3 bin ton amonyum nitratı yıllarca limanda “unutması” Beyrut’u yerle yeksan etti. 6 Şubat’ta ise Pazarcık, Hatay, Adıyaman, Malatya, Islahiye... Beyrut’a benzedi -1980’lerin, 2020’nin Beyrut’una!

Birbiri kadar güzel Beyrut ve Hatay arasına geçen yıl ilk kez feribot seferi koyulmuştu. Şimdi bu iki turistik “destinasyon”un fotoğraflarını aradığımızda karşımıza aynı enkaz, iki harap olmuş kent çıkıyor! 10 ili sarsan yer hareketi artık Hatay’dan eskisi gibi geçilemeyeceğini, yaşanamayacağını gösteriyor. 2000’lerin başlarında Antakya postmodern ‘medeniyetler buluşması’nın markalaştırmaya çalıştığı bir kentti. ‘90’ların devrimcileri kentin kozmopolit demokratik dokusunun izlerini taşırlar, Kurtuluş caddesini, genç kızların köylerde şortla özgürce gezebildiğini anlatırlardı. Bölgedeki politik/askeri-toplumsal koşullar zaten çoktandır çok değişti fakat artık kentin kendisi de yok.

Beyrut patlamasından kalan aşağıdaki ifadeler, Pazarcık-Hatay depreminin sonrasını da anlatıyor sanki:

“Hiçbir devlet kurumu patlama sonrası evsiz kalanlara yardım veya barınak sağlamadı, hiçbiri enkazı temizlemedi, her şey gönüllülere bırakıldı. Devlet hiçbir zaman ailelerden özür dilemedi, başsağlığı dilemedi. 4 Ağustos’u Ulusal Yas Günü ilan etmek bile aylar sürdü.”*

Enkazın altında ve üstünde her şey politik, her şey sınıfsaldır

Bu binyılda çimentosu deniz kumuyla karılıp fay hattına dikilmiş bina enkazları altında kalan insanları, diri diri gömülmeyi, hücrelere dek işlemiş inşaat tozunu, bir anda hiç kimsesiz kalmayı/bırakmayı... sarsıntının büyüklüğü ile açıklamak ancak tekelci burjuvazinin işidir. Yıkım “asrın felaketi” diye açıklanır, en büyük felaketlere maruz kalma milliyetçi egosantrik düşünüşüyle sarmalanır. En sarsıcı deprem, en kitlesel göç, en yıkıcı sel, en bilinmedik virüs... Oysa daha bir gün önce dünyanın bizi kıskandığına, askeri harcamaların gerekliliğine, sosyal harcamaların bütçenin kara deliği olduğuna inanmamız beklenmiyor muydu! Bu açıklamanın yetmeyeceği yerde ise dünyanın en eski ideolojisi olan din, egemen sınıfın hizmetindedir zaten. “Bu olanlar hep oldu, bunlar kader planının bir parçası,” denir. Hikmetinden sual olunmaz ilahi kudret tüm zalimliğiyle zaten bunun için vardır. Bir farkla ki insan artık “tanrılara” değil kapitalizme kurban verilmektedir.

Ne var ki enkaza nasıl gömüldüğümüzü, sevdiklerimizin katilinin kim olduğunu anlamak, anlatmak eskisi kadar zor değil. Kral çıplak; enkazın altında ve üstünde her şey sınıfsal, her şey politik. Çizginin bir tarafında ulusal sınırları aşan gönüllülük, karşılıksızlık, dayanışma, kolektif sınıfsal ve bireysel inisiyatifler, yaşam ve gelecek; diğer tarafında ise azami kar, vurgun, zorbalık, korku ve insanca olan her şeyi yok etme, milliyetçi bönlük duruyor. Belki devrimciler dahil sağ kalabilenler, için de en çarpıcısı bu resmin sadece iki renkle yapıldığını görmek oldu.

Asla unutmayacağız, asla affetmeyeceğiz!

‘Kader planı’ söylemini yere çalmak, çaresizlikten kolektif öfke ve özgüvene geçişin, örgütlenmiş taleplerin diliyle konuşmak da ayakta ve hayatta kalmanın tek yoludur. Şimdi burasındayız. Depremle birlikte yaşarız ama onu bize felaket olarak yaşatan kapitalizmle değil.

İktidar depremle birlikte kaldığı enkazdan çıkmaya çalışıyor. Ekonomik krizin üstüne gelen deprem siyasal ve toplumsal krizi derinleştirdi. Devasa inşaatlar, bina ve arsa rantlarıyla sağlanan sermaye birikimi, merkezi ve yerel siyasetin başlıca finansman kaynağının o oluşu, yıkımın büyüklüğü, emekçilerin yaşamının hiçe sayılması, deprem bölgelerindeki dayanışma ve yardımlaşma ilişkileri değişim isteğini artırıyor. Devlet ilk günlerde yokken artan sayıda gönüllünün özgüçleriyle örgütlenerek deprem bölgelerine akması, sarsıcı bir değişime ve aşağıdan mücadele akslarını işaret ediyor. Can kayıplarının, binaların, kentlerin yanında bir yandan da yeni bir kent yaşamının nasıl olmasının da sorgulandığı bir etki bu. En az 50 bin denilen (bunun 2-3 katı olabileceği söylenen) ölümlerin, evsiz, işsiz, eğitimsiz, bedenen ve ruhen sağlıksız, yalnız, her türlü tacize, organ ticaretine vb açık kalmanın hesabını sormak ve bunu işçi sınıfının yapması öncelikli sorunumuzdur. Er ya da geç harekete geçecek fay hatlarının altında kalmamak için bile!

Şimdiye dek bir inşaat çavuşunu dahi teslim etmeyen AKP-MHP hükümeti, yine yağma yok diyerek ateşten topu aynı mahalleden geldiği bir kısım müteahhidin kucağına bıraktı! Burjuva muhalefet ise alternatifi “liyakatli elemanla çalışan kurumsal şirket” olarak burjuva devlet olarak göstermekte. Operasyonel hız, hazır ve eğitimli kuvvet, etkinlik, adaptasyon yönünden en uygun durumdaki ordunun ilk üç gün nerede olduğu ise hiç de naif bir soru değil!** Şüphesiz böyle zamanlarda hem sınıf düşmanımızı, hem de ona yol alma imkanı veren kendi zayıflıklarımızı daha iyi tanımamız gerekiyor.

Sorumlu ve suçluyu egemen sınıfın zaten ayan beyan olan kesiminde bulup henüz üzerimize onun ölçüsünde çullanmamış olan diğerlerine çare gibi davranılmasını önlemek aynı ölçüde hayati önemde değil mi! Çünkü ne kadar dinamik görünürse görünsünler, sonraki etapları ne kadar hesap ededursunlar, tekelci burjuvazinin kendisi bile bir iç kaos yaşamaktadır. Bu kaosta o “tek diş”li canavar değildir; duruma adapte yeteneği vardır! Ama buradan yürümeye çalışan burjuva muhalefet de, küçüklü büyüklü kapitalistler ağıyla oluşmuş yerel iktidarlar da -hâlâ aynı yıkık caddelerden geçsek bile- bizlerin hiç kimsesi olamaz.

İhaleyi sadece neoliberal birikim modeline çıkarıp tekelci kapitalizmin sosyal depreme dayanma gücünü artıran analizleri boşa düşürmek de zorunluluktur. Kuşkusuz tekelci kapitalizm’in bilinçli olarak geriye atıldığı neoliberalizmin “işbitiriciliği” gibi söylemi de hâlâ bir işe yarıyor. Ama hız ve adrenalin tutkusunu da, tıkır tıkır işleyen makineyi de bu gibi felaketlerde işbaşında göremiyoruz! Böylece muhalif burjuva düzen partileri bile neoliberalizme kurusıkı atışlar yaparak prim toplayabiliyorlar. Neoliberalizme bu atışlar milliyetçi, şoven, faşist söylemlere de kılıf olabiliyor; işçinin fiziki sınırına dayanmışlığı koşullarında sosyal liberal, demokrasi, keynesçi kapitalist ömür uzatma programlarıyla da kombin yapılabiliyor.

Bu açıdan işçi sınıfının Fransa’daki mücadelesinin ileri ve zayıf yönleriyle bize söyleyecekleri olabilir...

Tam bu sırada Fransa işçi sınıfı...

6 Şubat depremi Fransa’yı da vurdu. Maraş katliamının ardından Fransa’ya da kitlesel bir göç vermiş olan Maraş/Pazarcıklılar ve diğer illerden Kürt işçi emekçilerin dikkati bölgeyle dayanışma faaliyetinde yoğunlaştı. Bu çaba yoğunluğu azalarak ama tükenmeden sürdü. Türkiyeli göçmen işçiler genellikle sınıf eylemlerinin dışında kalırlar. Ancak 11 Şubat’taki ve diğer eylemlerde deprem yıkımına karşı dayanışma gündemleşti; çadırlar, standlar kuruldu. Ulusal-mezhepsel ve hemşehrilik/akrabalık ilişkilerinin egemen, iç içe olduğu göçmenler arasında bu dayanışmaya da damgasını vuran işçi sınıfı olmadı. (Fransa’daki sendikalar ise deprem bölgesindeki Türkiye’deki muadilleri ile de ilişkideydi.)

7-11 Şubat genel grev ve gösterileri yine güçlü geçti. 230 yerleşim yerinde eylemler yapıldı. 11’inde Paris’te yine yüzbinlerce gösterici sokaktaydı. Kamu sektörünün hazır kuvvetiyle kalınmamış, gençlik ve pek çok sektör alanlara akmıştı. Birbirine paralel iki güzergahta yüründü. Diğer güzergahta yürüyen CFDT üyeleri sadece sayıları ile değil moralleri ile de eyleme odaklanmış görünüyorlardı. Bazı kentlerde göstericiler şimdiye dek görülmedik rakamlara ulaştılar.

Ancak eylemler yine de yasanın hazırlayıcı ve savunucularını gerektiğince presleyemedi. Bir önceki eylem 31 Ocak’ta olduğu için bu aynı zamanda görünen köy’dü. Süresiz genel grev’e geçilememesi sınıf düşmanının işine geldi. Fransa’da milli eğitimde 4 Şubat-6 Mart arasında kış tatili var. Tatilin uygulaması ise ülke üç bölgeye bölünerek yapılıyor. Paris bölgesinin 18 Şubat’ta başlayan kış tatili boyunca genel eylem yapılamadı -sendika genel merkezlerinin hesabına yazılacak bir volüm düşüşü bu- yerel eylem, ajitasyon, örgütlenme çabaları ise sürdü -bu ise işyeri, sektör ve bölge temsilcilerinin, öncü işçilerin artısı’dır. Öncü işçiler kamuoyu desteğinin anketlerden eylemlere taşınması için mahallelerde afişlemeler, banliyö gar çıkışlarında bildiri dağıtımları ve konuşmalar yapıldı; akşamları meşaleli yürüyüşler, sektörel ve sektörler arası meclis toplantıları arttı. Ajitasyon/propaganda faaliyetlerinde özellikle emeklilik rejimlerinin sefalette eşitlenmeye doğru inmesiyle emeklilik ve çalışma koşulları çok daha ağırlaşacak ve bugüne dek -doğum tarihine göre- 50 ila 57 yaşlarında emekli olabilen demiryolu işçileri ve yine yıpranma payı daha yüksek olan toplu taşıma, elektrik-gaz, maden işçileri... öne çıktı. Hükümet ise başta onlar olmak üzere mevcut emeklilik rejimini Fransa’nın “kara deliği” ilan etmekten vazgeçmiyor ama hem de emeklilerin 1200 euro’dan az maaş almayacakları balonunu da elden bırakmıyor. Ve tam bu dönemde de bütçede askeri harcamalara 400 milyar euro ayrılması gündemde tutuluyor!

Bir demiryolcu, bir otobüs şoförü, bir maden işçisi, enerji işçisi, bir balerin... 64 yaşında ne yapar diye sorabiliriz elbette ama tekelci kapitalizm işçi sınıfına birçok ülkede 67 yaşına dek “kader/kariyer planı”(!) kabul ettirmiş durumda ve 70 yaşın da hayalini kuruyor. İnsan ömrünün uzaması, akut işyeri ölümlerinin sınıf mücadelesinin kazanımları sayesinde azalmış olması (ancak o da son yıllarda yükselme trendinde) gibi pozitif faktörleri mezarda emekliliği dayatmak için cebinde sayıyor. Saldırı inisiyatifini pandemi gibi daha geniş zamanlara yayılan süreçlerde de ele alabiliyor.

İşsizliğin artması ve çalışma/istihdam, üretim/dağıtım organizasyonlarındaki değişikliklerle Fransa’da pandemi son derece sarsıcı biçimde yaşandı. Toplum salgının başlamasından aylar sonra bilgilendirildi. Neden olduğu, nereden geldiği bilinmeyen ölümleri önlemek için hiçbir şey yapılmadı. Zaten önceki yıllarda sağlık sisteminin en temel ayaklarında yapılmış tasfiyelerle neoliberalizmin hastanesi, yeterince sağlık çalışanı, yatağı, jeli, maskesi... kalmamıştı. Bilindiği kadarıyla Fransa nüfusunun yarısı covid’e yakalandı, sürü bağışıklığı koridorundan geçti. Yine açıklanan rakamlara göre 165 binden fazla insan öldü, Pasteur’ün ülkesinde aşı bile geliştirilemedi. İşsizlik arttı, çalışma/istihdam biçimleri değiştirildi. İşçiler, öğrenciler, kent yoksulları gıda kuyruklarında buluştular. İşçi semtlerinde gıda dayanışması ve dağıtım ağları organize edildi.

İyi ama pandemiyi kim hatırlıyor ki? Bugün çevremize baktığımızda trende ve metroda -belki de daha önce covid geçirmiş- az sayıda maskeli insan, marketlerde de jel ve muhtelif dezenfektanlar görüyoruz, o kadar. Virüsün zenginler ve yoksullara, patronlar ve işçilere, burjuva malikaneler ve ekolojik sitelerle küf kokulu işçi bloklarına hiç de eşit davranmamış olduğunu biliyoruz. Dünya 2020’den başlayarak tek bir binanın bile yıkılmadığı kocaman bir enkaz alanı oldu. Her 1000 kişiden biri artık yok. İnsanlık neye uğradığını anlayamaz halde yakalanmışken, en önemlisi sınıf mücadelesi düşünce ve pratiği aradan çekildiğinde neye alan açıldığını görmemizdi. Yıllar yıllardır bilime dayanma ilkesi hiçe sayılmış, yerini “new age” almış, aşı karşıtlığı almış başını gitmiş, ister “allahın verdiği canı...” söylemiyle kendisini kabul ettiren, ister fili tek bir yerinden tutarcasına her şeyi tasarlayabilen diye tarif edilen kapitalizm, virüs kadar teslim alıcı olmuştu! Nasıl olabildiğine hala şaşmalıyız: Virüs kılığındaki kapitalizmin Fransa’da her 400 kişiden birinin canını alması, 1 Mayıs’ların temel gündemi olmadı, yıkıma karşı yıkım ile yanıt veremedik.

Bunları üç yıllık pandemide, depreme göre çok daha geniş bir zaman diliminde deneyimledik. Şüphesiz bu olay deprem kadar akut değildi, aklımıza geldiğinde burnumuzun direğini zorlamıyor. Ama bugün kendimize ‘Bir pandemi yaşadık, ama neden bu biçimde yaşadık, niye ondan söz etmiyoruz’ diye sorduğumuzda, asıl yanıt, ‘pandemi sınıf mücadelesinin bir konusu ve aksı olmadı’dır. Pandemide tekelci kapitalizm maskesiz, kurum, mekanizma ve yöntemleriyle incir yapraksız kalmıştı. Şimdilerde senatoda görüşülen mezarda emeklilik yasasını, hükümetin 2020 başında anayasanın 49.3 maddesi kullanarak parlamentoda oylanmadan geçirmesine ramak kalmıştı. Fakat günde 400-500 insanın öldüğü bir zamanda buna cesaret edemediler. Dahası ölenlerin ailelerinin salgını baştan açıklamayarak ölümlerde sorumluluk taşıdıkları suçlaması nedeniyle başbakan ve sağlık bakanı hakkında soruşturma açıldı, bilgisayarları, iletişimleri kontrol edildi. Yoksullara 100 euro’luk çeklerin yanı sıra elektrik ve doğal gaz birim fiyatları bloke edildi, enerji çekleri gönderildi. Bunları yapmak zorundaydılar.

İşçi sınıfı düşünsel ve politik olarak hazır olsaydı bu olaylarda şimdi onlar düşünsün diyebilirdik. Farklılıklarına rağmen deprem konusunda pandemi tecrübesini de akılda tutmalıyız.

“Çalışırken öldü” dediğimiz yerde “çalışarak yaşamak” sloganı eskimiştir

Mezarda emeklilik yasası parlamentoda onaylandı ve günlerdir hafta sonu, gece demeden Senatoda görüşülüyor. Yarın Fransa yeni bir genel grevle sarsılacak. Patronlarla en yakın duran CFDT sendikası üyeleri de içinde olmak üzere genel grevin süresize çevrilmesinin meşruluğu ve ancak böyle sonuç alınabileceği kararlılığı sarıyor işçi sınıfını. Tekelci burjuvazi, hükümet, sarayları, yasayı savunanlar bu manzarayı gözlerinin önüne bile getirmek istemiyorlar. Fransa’nın markası olarak kullandıkları -ama işçi sınıfından geldiğinde hiç de sevmedikleri- “itiraz kültürü”nün süresiz genel grev ve genel direnişte şekillenmesinden korkuyorlar. Bizim çıkışımız ise ancak bu olabilir.

Mezarda emekliliğe karşı eylemlerden bu yana, daha önce olmadığı kadar, bir bilgi akışı yer alıyor burjuva medyada. “İç güvenlik”le tanımlı merkezi askeri istihbaratın (SCRT) eylemlere Fransa ve Paris çapında katılımın ne kadar olacağı tahminleri burjuva medyada “paylaşılıyor”. Bu yapının görev tanımı, mezhep, cemaat ve kimlik bazlı talepler ve şiddet içeren politik protestolara başta olmak üzere ekonomik ve sosyal alanda toplanan istihbaratı devlet makamlarına ve siyasi iktidarı aydınlatmaktır. Sınıf mücadelesinin talepleri, toplumsal meşruiyeti ve kazanma iradesi koyulaştıkça tekelci kapitalistlerin devleti de ona uygun mekanizmalarını daha yakına alıyorlar.

Çalışmaya mahkum edilen, çalışarak/çalışırken ölünen yaşamlar, çalışmaya mahkum olmayacağımız özgür bir yaşamı çağırıyor!

***


İş cinayetlerine karşı eylemden

Son bir söz: Geçtiğimiz 4 Mart günü yaşamını iş cinayetlerinde yitirenleri aileleri tarafından kurulan bir kolektif, Çalışma Bakanlığı civarında bir eylem çağrısı yaptı. İş cinayetlerinde Avrupa birincisi olan Fransa’da alışılageldik olan, bu mücadelelerin başını sendikaların çekmesiydi. Eylem sessiz planlanmıştı, içlerinden bir delegasyon Çalışma Bakanına gidip taleplerini iletecekti. Delegasyonda iş cinayetinde ölen Türkiyeli bir işçinin Kuzey Afrikalı eşi ve kızı da bulunuyordu. Çocuklarının, babalarının, eşlerinin fotoğraflarıyla gelmiş, giyinmiş, ellerinde tutan ve toplanılan parkın kenarına asan, en fazla son on yılın kayıplarını temsil eden, kalabalık olmayan, acıları yakınlarının adı geçtiğinde sessizce ağlayacak kadar taze, öncü bir grup. Kadınların sayısı daha fazlaydı, çoğu Fransızdı, tek bir siyah işçi (kardeşi meclisteki bir bakım çalışmasında ölen Moritanyalı bir işçi) vardı. Türk ve Kürt patronların çalıştırdığı Türk ve Kürt inşaat işçilerinden kimse yoktu.

Eylemde yazılı metin okunduktan sonra ölenlerin isimleri söylendi. Her bir ismin ardından hepimiz “Çalışırken öldü” dedik. Eylem(ler)in sloganı buydu. Oğlunu kaybetmiş, emekli bir işçiye iş cinayetlerinden dolayı hapiste yatan patron olup olmadığını sordum. Bunun nasıl sorulabileceğine/olabileceğine inanmazca baktı. Aynı bakış pahasına ölümlerin bu ülkede bile neden, nasıl bu kadar kolay olduğunu sorduğumda, “Çalışırken ‘Vite, vite, vite!’ derler de ondan,” diye yanıt verdi (Türkçesi “Hadi, hadi”) “Bizde de aynı”, diye ekledim. Fransa Avrupa’da artık iş cinayetlerinde birinci sırada yer alıyor.

Grevler, iş yavaşlatmalar Pazar gününden itibaren başladı bile. Depremde yıkılan evler ve onlar etrafında yazılan hikayeler birçoğuma İspanyol boğa güreşçisi El Cordobes’in ablasına verdiği sözü hatırlatmış olmalı: “Ya sana bir ev alacağım ya da yasımı tutacaksın”. Biz ne kimsenin çalışmaktan öldüğü, ne de bir ev için boğalarla güreşmek zorunda kaldığı günler için sokakta olacağız.

Grev başladı bile... Videoyu izlemek için tıklayınız...

Dipnotlar:

* https://www.birgun.net/haber/beyrut-limani-patlamasi-adaleti-kazanmak-354092)

** Goering de “Silahlar bizi güçlü kılar, tereyağ ise sadece şişmanlatır,” demişti. Oysa Alman halkına ikisi birden vaad edilmişti. Aynısını onyıllar sonra Obama da tekrarladı.